"Özür dilerim ama yalan söyledim." dedi Seyyahbendar, "Gerçekten üzgünüm, nasıl anlatabileceğimi bilemiyorum ki bugüne kadar zaten kimse anlamadı sen de onlar gibi olacaksın."
Kadın bu son anında üzüntüyle ölmek üzere gözlerini devirmişti ve aslında haklıydı bile lâkin Seyyah bu anı zaten daha önce defalarca yaşadığı için, ona sıradan geliyordu ve yine aynı şey olacaktı. Oldu da zaten, kadının kulağına uzanarak; bu hayatta -ve eğer varsa ötekinde de- diye ekleyerek asla yok olmayacağını; onaa, onun daha öncekiler gibi yok olduğunu ve sonrakilerin de yok olacağını, son nefeslerinde ise kadının bunca yokluğundaki zamanlarda onu asla özlemediğini fısıldadı.
Pazar, Şubat 07, 2016
Pazar, Ekim 25, 2015
Beklenmeyen
"Ahahhah ahah... Yapma lütfen, gülmekten öldüreceksin
beni Seyyah." dedi, masanın en solundaki adam. O kadar çok gülmüştü ki,
oturduğu sandalye iki ayak üzerine çıktı.
"İşte, evet, işte ben de bunu söylüyorum sizlere.
Düşünsenize; böylesine mutlu olup gülebilirken niçin ölesiniz ki ? Beyler,
anlamanızı beklemiyorum ki, sizler öleceksiniz lâkin ben, ben ölmeyeceğim. Ölüm
anlamsız, çukur, boş bir oda. Neden öleyim ki ? Yaşanacak bir sürü duygu var,
konuşacak düzinelerce konu , birlikte olunacak bir sürü kadın var. Şimdi
söyleyin, ha, neden öleyim ?"
Adam bunları anlatırken hiç gülmüyordu esasen. Arkadaşlarını
sırf bunu konuşmak için, Kanatlı Balık Hanı'na çağırmıştı. Onlar onu dalgaya
almaktan başka bir şey yapmıyorlardı. Ölümün konuşulduğu masaya uzak bir yerde, ateşi tüm dünyayı
aydınlatacak gibi gürleyen şöminenin karşısında iki adam konuşuyorlardı.
Sessizce.
"Bence bu kadar düşünme, daha geçen gün bir tanesi daha
ölmeyeceğini iddia ediyordu. Ne zaman ölmüştü ? Anlattıktan hemen sonra mı
?" dedi, kısa olan.
X X X
"...Ben ölümü gördüm, hatta birçok ölümü gördüm. Bir
keresinde; arsızlağa, soysuzluğa ve şerefsizliğe batmış bir köyün tek gecede
eridiğine tanıklık ettim. Yaşlılar, kadınlar, çocuklar... Hepsi erimişti. Çok
saçma bir sebepti üstelik. Sanırım onu da anlatabilirim. Günün birinde;
ticarete gittiğim güney köylerinden birisine garip bir adam geldi. Her yıl
giderdim oraya ve halkını az çok tanırdım ama bu adam farklıydı, bir yabancı ve
yerli halk yabancıları sevmezdi, bunu da sevmediler. İşte bu adam meydana geçti
ve birden o gece tüm köyün yok alacağını söyledi. Dünyaya bu kadar zarar
verdiklerinin yeterli olduğunu bağırdı. Etrafında toplanan, köyde sözü geçen
insanlar, onu köyün kralına götürdüler. Kral ölüm hükmü verdi ve yabancının
kellesini uçurdular ve kafasını meydana astılar. Sonra gece oldu ve ne oldu
biliyor musunuz ? Bütün evler, ahırlar, insanlar... Eridiler. Her şey eridi, ta
ki geriye sadece kral kalana kadar. Kralın vücudu donmuştu. Benzi soluk ve
gözleri düşmüş, çaresizlik içerisinde. Sonra insanların boğulduklarını,
yandıklarını gördüm. Ben ölümü gördüm. Bir anlamı yok ve ben ölmeyeceğim. Her
şeyin bir ilki vardır. Talih bana gülebilir." dedi, Seyyahbendar,
bardağını yudumlayıp arkasına yaslanırken.
"Seyyah, sen sadece bir aptalsın, üstelik güney
toprakları ıssızdır, en ufak bir yerleşim yeri bile olma ihtimali yok. Ve
dostum ölüm herkesi bulur, istisnasız."
"Evet istisnasız ve ansızın." dedi diğeri.
"Evet ansızın ve hiç olmadık bir zamanda." dedi
bir diğeri de.
"En ufak bir yararı olmayan olayın gerçekleşmesini
istemeyiz değil mi ? İşte dostlarım ölüm de böyle. Kimsenin ölmeye ihtiyacı
yoktur."
X X X
Şöminenin önünde bir hareketlilik vardı. Daha kısa olan uzun
olana bakıp şöyle dedi, ayağa kalkarak:"Ben, onu yakından dinlemeyi
gerçekten istiyorum."
Daha uzun olan arkasını dönüp uzaklaşırken: "Ben, bunu
söylemeni bekliyordum." diyerek çıktı.
Kısa olan şömineden uzaklaşarak masaya yaklaştı ve
Seyyahbendar'ın yanına gelip sohbete dahil oldu.
"Ölüm hakkında söylediklerinizi işittim ve doğrusu
neden ölmek istemediğinizi merak ettim." dedi, hafifçe gülümseyerek.
Seyyahbendar kısa adama dönerek: "Ah, evet, çünkü benim
için anlamı olmayan bir şeyi istemem. Bu dünya, bu zaman yeterince geniş ve
anlamam gerekiyor." diye cevap verdi.
"O zaman ölümü biliyor olmalısınız. Gereksizliğinden
çok eminsiniz. Bakın ne yapalım, sizinle tekrar Kanatlı Balık Hanı'nda buluşalım
lâkin iki yüz yıl sonra."
Kısa adam masaya selam vererek handan dışarı çıktı.
Masadakiler Seyyahbendar'a dönüp dalga geçmeye devam ettiler.
"Ahahah ha... Seyyah, iki yüz yıl sonra demek ha ?
Ahahahha! Dostum, bugün sayende çok güldük."
"Biz de zaten altı asırdır bu anı bekliyoruz.
Ahahahahahah!"
"Mezarından kalkar gelirsin artık dostum.
Ehehehehhe!"
Seyyahbendar hiç tepki vermeden adamın arkasından
seslendi:"Sen onları takma, bana karşı hep böyleler iki asır sonra
görüşürüz. O sefer kendini tanıtma şerefine de nail olabilirim belki. Unutma!
İki asır sonra."
"Ohahah hahhah ha. Seyyah, bugünlük bu kadar yeter
lütfen. Gülmekten öldüreceksin şimdi."
X X X X X X X X
***iki
yüz yıl sonra***
"Evet, hanın ismi değişti doğal olarak. İnanabiliyor
musun ? Son bir asır içerisinde tam yirmi defa el değiştirdi bu han. Üç kez de
ismi değişti. En sonunda ise Beyaz Miyostun Hanı yapıldı. Bana kalırsa hoş bir
isim ama kimse miyostunun gerçekte ne anlama geldiğini bilmiyor. Sahibinin
anlattığına ise inanılmıyor. Dediğine göre bugüne kadar hiç görülmediğini
düşündüğü bir kuşun adıymış. Üstelik bu ismi ona kuş söylemiş. İnanabiliyor
musun ? Konuşan bir kuş!"
Seyyahbendar, karşısındaki adama bunları anlatırken
yanlarından geçen kızdan da iki içki istemeyi ihmal etmedi, kendisinin
ısmarlayacağını da söyledi. O sırada yabancı Seyyahbendar'ın neden gerçekten
ölmediğini merak ediyordu.
"Evet," dedi yabancı, "...daha kötülerini de
görmüştüm."
"Sana son asır aklımda dolanan tek düşünceyi söyleyeyim
mi ? Neden ölmediğimi merak ediyorum. Eskiden bir söz duymuştum. Bir şeyi ne
kadar çok dile getirirsek, gerçekleşme ihtimali de o kadar artarmış." dedi
Seyyahbendar, kızın az önce getirdiği soğuk biradan yudumlarken.
"Bana sorarsan, ki soracaksın, bu konu söylediğin şeye
ne kadar inandığına bağlı." Yabancı da birasından birkaç yudum aldı.
"Sen," diye devam etti, "...kusursuz bir inançla bunu söyledin,
çok büyük ihtimalle lâkin aynı zamanda Ölüm'ün kimseye tolerans göstermediğine
adım gibi eminim. Talihli bir insansın."
"Veya ne istediğini bilen bir insanım. Şu sıralar pek
bilemesem de. Bak geçen yüz yılda neredeyse beni bir tür şeytan ilan
edeceklerdi, bir kısmı büyücü diye de tutturmuştu. Kara bir büyücü ama sadece
ne istediğini bilen bir insanım." dedi Seyyahbendar.
"Peki ellerinden nasıl kurtuldun ?"
"Ahahhhahh... Tabi ki kara bir büyücü olduğumu
söyleyerek. Eğer beni öldürselerdi, lanetim ile soylarını çürütüp onları yerle
bir edecektim sözde. Oahahhhahhahh hahha... Yüzlerindeki ifadeyi görmeliydin.
Sonra ise birçok savaşa katıldım. Kimin için savaştığımı bile bilmiyordum kimi
zaman. Bir keresinde bütün savaşlarından galip gelmesini bana bağlayan bir kral
ile arkadaş olmuştuk. Bana akıl almaz hazinesinden bağışta bulundu. Adam
ellerimde ölürken, yıllar geçmesine rağmen ilk karşılaşmamızdaki kadar genç
göründüğümü söyledi. Karısı beni kıskanırdı, eşinin erkeklerle birlikte
olduğunu düşünüyordu. Aptal kadın, krallığı yönetemeyip çökertti."
"Ölüm hakkında düşüncelerin hâlâ aynı mı ? Bu arada
hareketli iki asır olmuş." dedi yabancı iki bira daha isteyerek.
"Elbette aynı. Yaşanacak daha çok şey var. Daha iyi
anlıyorum biliyor musun ? Zaman geçtikçe, yaşadıklarımın ne kadar az olduğunu
ve yaşayacaklarımın sonunun görünmediğini. Neden ölmek isteyeyim ki ? Ha ?
Neden ?"
"Demek hâlâ aynısın, o zaman bir asır sonra görüşmek
üzere ben gidiyorum. Yapılacak çok işim var." dedi yabancı ve
vedalaştılar.
X X X X X
***yüz
yıl sonra***
"Düşünsene yüzyıllardır burada seninle buluşuyoruz ve kimsenin bundan haberi bile yok! Bu duygu beni kendisine oldukça çekmeye başladı." Seyyah'ın saçında beyazların olduğunu gördü ansızın yabancı, daha önceki yüzyıllarda ya farkında olmamıştı bu kadar ya da yoktu. Önemsemeden Seyyahbendar'ı dinlemeye devam etti. "Sence," dedi Seyyah, "Neden ölmüyorum yabancı ? Neden ben ölmüyorum ? Neden etrafımdaki, değer verdiğim veya vermediğim insanların hepsinin yok oluşlarını görmek zorundayım ? Bak sana bir sır vereceğim, artık duygusuz bir insan olmaya başladım, eskiden insanları önemserdim, anlarsın ya, onları dinlerdim lâkin artık gördüğüm onca şeyden sonra, yaşadığım onca duygudan sonra; bunların beni hayattan nasıl soğuttuklarına tanıklık ettim. Anladım ki, ne kadar çok şey yaşarsan o kadar çok duygusuz bir insan olmaya başlıyorsun çünkü başka bir insanla arandaki paylaşımların çoğu duygular üzerine kurulu ve ben başka insanların yaşayacağı duyguların hepsini yaşadım sanırım, hepsini yabancı. Artık tat alamıyorum, Bu dünyanın neredeyse her toprağında ayak izi bıraktım, her suyundan tattım, savaşlara girdim, bir sürü aile kurdum, büyük bir soyum oldu, binlerce kadınla birlikte oldum ama neden yabancı ? Neden ? Daha yüzyıllardır senin kim olduğunu bile bilmiyorum. Ne adını ne sanını." Seyyah konuşmaya o kadar dalmıştı ki, bulundukları yerin yavaş yavaş karardığını fark etmemişti. Hanın görüntüsü, içindekilerle beraber yavaş yavaş soluklaşmaya başladı.
Yabancı ağaya kalkarak, hâlâ bir şeyler anlatmaya çalışan adamın arkasına geçti ve ardından sağ eliyle Seyyah'ın omzunu tuttu bir saniyeliğine ve daha ne olduğunu bile anlayamadan önce elindeki bardak düştü ardından olduğu yere adamın kafası düştü, sanki uyuyakalmış gibi.
"Zamanı geldi, artık..." yabancı cümlesini tamamlayamadan hanın kapısı gıcırdadı, Dikkati dağılmış bir şekilde o yöne baktı ve kapıdan içeri giren birisini gördü.
X X X X X
Yavaşça başını eğerek, "Kardeşim." diye selamladı içeri gireni, takibinde aynı cevabı aldı. Elini uykuya dalmış gibi görünen adamın omzundan kaldırarak, geri giden adımlarla odanın içinde soluklaşıp kayboldu.
Yeni gelen adam bir süre içeriyi izledikten sonra Seyyah'ın karşısına oturdu. Boyu uzundu ve bembeyaz bir teni vardı, üzerine giydiği siyah pardesü, sanki rüzgarlı bir alandaymışçasına durmadan sağa sola savruluyordu. Arada adamın kafası istemsizce titrek hareketler yaparak, ürkütücü durum oluşturuyordu. Böylece kısa bir zaman Seyyahbendar'ı izledi.
X X X X X
"Uyan Seyyah, ben Kader."
Hızla, irkilerek uyandı adam, çelimsiz görünüyordu, teni soluklaşmıştı.
"Neredeyim ben ? Ne oldu ? Sen kimsin ?"
"İnsanlar tarafından koyulmuş bir sürü ismim var, sen Kader diyebilirsin bana. Handayız, bayılmıştın. Ben seni uyandırdım."
Seyyah durumu anlamaya çabaladı, duraksadı ve o ana kadar neler olduğunu düşledi. Uzun süredir yaşıyordu; yaşadığı bir sürü önemli olay vardı, aynı handa iki yüz yılda bir veya yüz yılda bir buluştuğu, kim olduğunu dahi bilmediği yabancıyı hatırladı. Bunun nasıl mümkün olabileceğini o an kavrayarak irkildi, şu an kendisini yalnız ve güçsüz hissediyordu. kendinden eminliğini kaybetmişti, sesi ürkek çıkıyordu.
"Peki, sen burada ne yapıyorsun ? Niye kimse yok ?"
"Sana birkaç soru sormak için geldim ve bugünse eğer, tamamlanması gereken bir işim var, senin yardımına ihtiyacım var anlayacağın. Öncelikle en çok merak ettiğim şey şu, niçin ölmek istemediğin. Amaçladığın şey ne ?" Ellerini birbirine kavuşturarak dinleme arzusunu belirtmeye çalıştı Kader.
"Buna amaç mı diyorsun ? Hem madem sen kadersin benim hakkımda olacak olanları senin bilmen gerekiyor, amacım diyorsun ki bir amacım dahi yok, bunu bilmen gerekiyor. Sadece ölmeyi istemiyorum, aynı anda iki bardak suyu içmek kadar gereksiz. Zaten fazlasıyla ölüme tanıklık ederek sürekli ölüyorum. Bunlar bana yetiyor. neden öldükten sonra başka bir hayata inanmaya ihtiyacım olsun ki ? Hayat zaten burada, bak şu an burada oturuyorum ve bunu hissedebiliyorum, ateşin sıcaklığını, havanın soğukluğunu hissedebiliyorum. Sana dokunduğumda tenini hissedebiliyorum." Bunu derken elini adamın göğsüne doğru dokunmak için götürdü lâkin adamın göğsünün içinden geçip sandalyenin arkasına çarpmıştı. Yüzyıllardır unuttuğu bir duygu içinde, ansızın sert kayalara vuran amansız dalgalar gibi şiddetle, her saniye artarak kabarmaya başladı. Korkmuştu Seyyah, şu an hiçbir şey anlamıyor ve bilmiyordu, bu durum onu oldukça korkuttu. Bir şeyler daha vardı lâkin adını unutmuştu, kendisine sürekli bir süre sonra ne olacağı ile alâkalı sorular soruyordu, ne yapacağını, neye cevap verebileceğini bilmiyordu.
"Şüphe," dedi Kader, "Bu duyguya ise şüphe diyoruz. Korku ve şüphe insanı bir şeyleri yaşamaya iter. Seyyah, insanoğlu duyguları olmadan bir hiçtir. Bak bana dokunamadın, çünkü benim varlığımın bir önemi yok benden bir tane daha olabilir ama sen öyle misin ? Hayır, kendi oluşturduğun fikirlerin sayesinde yüzyıllarca yaşadın, yüzlerce insana dokundun, tanıdın, tattın, savaştın, hissettin... Bir süre sonra bunları ilk günkü kadar heyecanla yapmamaya başladın, alışkanlığa dönüştürdün. Yani, yaşamı erteleyemezsin, onu bir tür alışkanlığa dönüştüremezsin ama sen bu duruma sokmuştun, kimseye bahşedilmemiş bu özel hayatını. Kısır döngü içerisindeki hayatta duygu yoktur. Alışkanlık vardır. Sürekli yenilerini oluşturmak, geliştirmek varken, sen varolan kimliğini kaybettin bu alışkanlıkların içerisinde. Onca zaman yaşadığını sanmıştın ama sen zaten yaşarken ölüydün. Kimse varlığından bile haberdar olmadı, gelip geçici arkadaşlıkların, gelip geçici ilişkilerinle bataklığın içinde yüzdün. Siz insanlara her baktığımda üzülüyorum, üzülüyorum çünkü varolmanın mükemmelliğini günlük hayatlarınız içerisinde unutmuş gitmişsiniz. Bir şeyleri veya birilerini hissetmenin o tarif edilemez duygusu sizler için çok sıradan olmuş. Şimdi geçmişinle alâkalı korku duymaya başlıyorsun ve takibinde geleceğinle ilgili şüphe. Yüzyıllar sonra ilk defa... İşte şimdi yaşıyorsun Seyyah. İnsanlar duygulara bağımlıdır, birilerini sende uyandırdığı duygular için seversin, belki unuttuklarını ama hepsi duygudur sonuçta. Bugüne kadar boş bir kitap sayfasına veya yolda yıllarca oradan oraya sürüklenmiş bir dal parçasına aşık olan, sevgi besleyen, dost belleyen bir insan tanımadım. Onlar sende duygular uyandırmaz ki, onlar sadece dururlar ta ki o boş sayfa doldurulup, dal parçası toprağa dikilip yeşerinceye kadar. Duygular... Sevgi, korku, acı, üzüntü, ölüm... Bunların her birine sahip olmak için ölümsüzlüğünden vazgeçecek, senin hayal dahi edemeyeceğin varlıklar tanıyorum ama siz insanlar farkında bile değilsiniz bu mucizelerin. Senin için hep eskisi gibi bunların farkında olmanı diledim ama olmadı. İşte o zaman ölümsüzlüğünün bir anlamı olacaktı biliyor musun ? Başarmış olacaktın, ilk olacaktın... Şimdi korku ve şüpheyi bırak artık onlar geride kaldı, yenisini hissedeceksin. İlk ve son defa, en özel olanların ikincisini... Elveda... Sonsuza dek..."
Seyyah, Kader'in anlattıklarına hiç tepki verememişti, adam oturduğu yerde öylece kaldı, düşündü, korktu, şüphe duydu. Söylediği her şeyde haklıydı, yüzyıllarını hayatın içerisinde yaşarken kaybetmişti. Eğlenmişti, savaşmıştı, ağlamıştı ama korkmamıştı veya şüphe duymamımştı çünkü ölümsüzdü. Geçmişin aksine artık her saniye korkuyor, şüphe duyuyordu. Kader göz kırparak elindeki büyük kitapla soluklaştı karşısında. Kaderini düşündü, sorgulamaya başladı: "Madem," dedi kendi kendisine, sesli düşünüyordu, "Hayatımda neler yapacağım belli, yanlış tercihler yaptığım belli, neden beni tek başıma bu saçma hayatta bıraktınız ?" Cümlesinin sonuna doğru, yüzyıllar sonra ilk defa yüksek sesli, bağırarak konuşuyordu. "Bu kaderi ben seçmedim! Lanet olsun her şeye, daha önce söylemediğiniz her şeye lanet olsun!"
Haşimle yerinden kalktı Seyyah, nereye olduğunu aldırmadan koşmak istiyordu. Çevresindeki soluk ortamın gittiğini fark etti bir anda, insanlar vardı; gülüyorlar, birbirlerine eğlenceli hikâyeler anlatıyorlardı, kimisi yanındaki kadınla meşgulken kimisi karşısındakiyle dalga geçiyor kimisi ise iki yanındaki masadaki insanları gözleriyle yanındakilere işaret ederek, o masadaki insanlar hakkında fitne çıkartıyordu. Seyyah aklını kaybedecek gibi olmuştu, handan çıkıp asla geri dönmemeyi düşündü ve ölümsüzlüğünü batıda, bir göl kıyısında sonsuza kadar sakin bir şekilde devam ettirmeyi kafasına koydu. Tam bir adım atmıştı ki daha önce yere düşürdüğü büyük içki bardağına bastı ayağı. Düşerken kafasını karşıdaki masanın kenarına vurdu, öylece bayıldı.
X X X X X X
Gözlerini açtığında karanlık bir boşluktaydı. Yarılmış başını eliyle sıvazladı, kanlanmıştı. Aldırmadan, sendeleyerek ayağa kalktı. Beyninde sürekli son kurduğu cümleler yankılanıyordu:"Lanet olsun her şeye, daha önce söylemediğiniz her şeye lanet olsun!" durmaksızın bunları işitiyordu kendi içerisinde. Nereye olduğunu bilmeden koşmaya başladı, hiçbir şey görmüyordu, korkmuyordu ve şüphe de duymuyordu yine. Bir anda kaderi hakkında yeni düşünceler belirmeye başladı, Neler yapacağı ve neler yaptıkları konusunda düşünmeye başladı, neler yapacağını şu anda bilmiyordu. Neler yaptığına gelince yüzyıllar boyunca iyi bir insan olmayı becerememişti, sadece ve sadece kendi işleriyle meşgul olmuştu, kendi istekleriyle. İnsanlarla adam gibi ilişkiler kuramamıştı, ellerinde ölen kralı düşündü o an, belki o kral onca zaman elde edebildiği tek arkadaşı olabilirdi. Bu kaderi zaten kendisinin seçmiş olduğunu anladı, kendi yaptığı seçimleriyle kaderini zaten kendisi belirlemişti çünkü özgür, hür iradesi ile yapmıştı her şeyi. İyi veya kötü elde ettiği her yolun zaten kendi kaderi olduğunu da anladı, hayat bunu kavrayamaması için basit meşgaleleriyle aklını bulandırmıştı, herkese bunu yapıyordu aralıksız herkese. Bu tuzağa girmemiş olmayı yeğlerdi.
Göremediği sert bir yere vurdu, çarpmanın etkisiyle tekrar başı ağrımaya başladı. Çevredeki karanlık silindi, hanın kapısını gördü Seyyah, el yordamıyla kapısını açarak içeri girdi, kimsenin olmadığını görünce şaşırdı ve ilerledi, düştüğü yere baktı. Kan izleri duruyordu. Bir anda arkasındaki kapı açılıp kapandı hızlı bir şekilde. Seyyah arkasını döndüğünde hiçbir şey görmedi. Yanındaki şömineden yeni yanmış odunların tutuşma sesleri yükseldi, o yöne yöneldi Seyyah. O sırada kapıdan tekrar sesler gelmeye başladı, kafasını tekrar çevirdiğinde kapının içinden bir şeyin havada süzülerek geçtiğini gördü. İçerisi soğumaya başladı, bu giren şey oldukça uzundu, üzerinde Kader pardesüsüne benzeyen siyahlık vardı, yine rüzgar varmış gibi sürekli savruluyordu. Odanın içerisinde yuvarlaklar çizdi bir süre, sonrasında Seyyah'ı yeni fark etmiş gibi durarak ona döndü, başta kafasını fark edemedi adam, yaklaşınca etraftaki karanlık kalktı ve sivri sivi yedi ucu olan ve her ucunda garip şekiller bulunan miğferi gördü, göz boşluklarından kara kara dumanlar akıyordu.
"Seyyah," dedi kara miğfer. "Elveda... Sonsuza dek..." Hızla tekrar odanın içerisinde daireler çizdikten sonra Seyyah'ın etrafına geldi ve onu tamamen sardı, ağzından vücudunun içerisine girerek, Seyyah'ın gözleri kararttı, tek ses dahi çıkartamadı lâkin çığlık atıyormuşcasına kıvranarak yere kapaklandı, ne yaptığının farkında bile olmadan şöminedeki bir ucu dışarı çıkan oduna vurdu gövdesi ve öteki ucu ateş içerisinde yıkanan odun Seyyah'ın üzerine düştü. Kıyafetlerin alev alışını hissetti Seyyah, ardından teninin ateşte kavrulmasının getirdiği acıyı hisetti. Vücudu kapkara olduktan sonra, çıktı içerisinden kara miğferli, son defa hızlı daireler çizdi odanın içerisinde ve hızla Seyyah'a bakarak geldiği yerden kayboldu.
Salı, Ekim 06, 2015
Noluyo lan!
Yahu tanıştığım her insan, az biraz benim hakkımda fikir edindikten sonra -ki bu fikirleri bile nasıl ve kimlerden edindikleri sikimde değil, çünkü yanlış yaptıklarının, neyi yanlış yaptıklarının farkında bile değiller- niçin sürekli etrafı eleştirdiğimi bana soruyorlar ve bunun yanlış olduğunu söylüyorlar. Diyorlar ki, devamlı kötü tarafı görüyorsun; evet kabul ediyorum, kötü tarafı çok daha fazla görüyorum lâkin siz gerizekalıların göremediği şey şu, ben eleştirdiğim ve bu tarzda takılan tanıştığım her insana yaptıklarının ne kadar saçma olduğunu tatlı bir dille anlatmaya çalışıyorum, onları bir şekilde ikna çabasına giriyorum ama umrumda değil ki, bu kadar eleştiriyorsam, bir şekilde karşıt bir şey de yapmam gerekiyor değil mi ? Lâkin beyinsiz, düşünmekten yoksun insan görünümlü, yosun beyinliler bunların zerre farkında değiller.
O kadar lafı bana söyleyen insanların hepsi beni tanımak için; benimle zerre kadar gerekli muhabbeti yapmamış, benimle girdiği her tartışmaya daima kendisinin haklı olduğunu düşünerek girmiş, anlamak, idrak etmek konusunda kesinlikle ama kesinlikle sorunları olmuş, en basitinden çaba içerisine bile girmemiş, bakın ÇABA içerisine girmemiş diyorum yahu, bu amına koduğumun çabası ile hayatta, hayalindeki her şeyi elde edebileceğinin bile farkında değil bu varlıklar lâkin benim hakkımda kesin kararları var. Vaov...
Ya anlamıyorum, ben cidden anlamıyorum biliyor musunuz ? Yani hakkımda şöyle veya böyle -iyi, kötü olmasının bir önemi yok- bir şeyler söylemeni kim önemser ? Kimin umrunda ? Sen ve ben zaten hayat içerisinde kaybolup gideceğiz, bırak da şu çabaladığım şeylerin sizlerde gösterdiği etkileri görerek, yaptığınız saçmalıklara biraz güleyim, siktirin gidin bulaşmayın bana. Derslerinize çabalayın, ananıza-babanıza çabalayın, bırakın ben etkimi yapayım. Hayatının şu üniversite kısmında beni tanımaya mı çaba harcadın da insanlara söyleyebileceğin fikirlerin oldu ? Üstelik benim hakkımda. Neyin çabasındaydın ?
Hadi ben size neyin çabasında olduğunuzu anlatayım, çünkü ben sizleri daima izledim, çaba harcadım, anlamaya çalıştım. Gerçek yönlü fikirlerimi, kendinize itiraf etmediğiniz gerçeklerinizi yazayım.
Öncelikle gerçekten o kadar bağnaz fikirli ve gerizekalısınız ki, yani gerçekten buna inanabilseniz keşke; o kadar çok, büyük, devasa boyutta gerzeklersiniz ki şu an hiçbirinizle konuşmuyorum çünkü benim çabama karşılık sizden kazanabilecek zerre kadar bilgi yok ama benden hep çaldınız, fikirlerimi ve bilgilerimi çaldınız. Egolarınızın peşindeydiniz, her fırsatta küçük düşürmeye çalışabileceğiniz en ufağından dahi olsa konular aradınız, "Neden Ersin'in bu kadar çok tanıdığı var ? Neden kızlarla iyi anlaşıyor, neden kız arkadaşları fazla ?" bu siktiğimin konularını bile solucan beyinlerinizde düşündünüz, "Ooh, acaba neden Ersin her seferinde yeniliklerle, yeni fikirlerle, eğlenceli şeylerle gelebiliyor ?" diye kendilerinize sorarak, gereksiz kıskançlık yaptınız, "Ersin neden ön planda, sikerim böyle işi, her seferinde bu çocuk bunu nasıl başarıyor ?" diye sorarak, beyinsizlik yaptınız. Halbuki benim ön planda olduğum falan yok, ben sizler gibi maskeler takarak, ortamlara ayak uydurmaya çalışmadım, her zaman kimsem, o oldum. Farklardan birisi buydu. Yalanlarınızı bir kenara bırakıp, hâlâ anlayamadığınız şeyleri kendinize itiraf etseniz keşke! Bu yazıyı bile "kendini beğenmişlik" olarak anlayacak gerizekalılara diyecek bir şeyim yok. Şu yaşına gelip; "kendini beğenmişlik" ve "kendini bilmek" arasındaki farkı idrak edememiş solucanlar. Ben sizleri anlamak için çaba gösterdim lâkin siz sadece sonuçlara odaklanan varlıklarsınız.
Neden sürekli güldüğümü, hayattan nasıl oluyor da bu kadar zevk alabildiğimi soruyorlar bir de; çünkü çabalıyorum, anlarsın ya, aklımda kimseye söylemediğim şeyler için çabalıyorum. Anlatmıyorum, hani siz varlıklar sonuçlara bakarsınız ya, bu çabalarımın sonuçları gelmeye başladığında zaten sizler de sorularınızın cevaplarını kendi kendine zaman içerisinde alacaksınız. Bırakın beni de şu, gelip gideceğim dünyaya unutulmayacak olan etkiyi bırakayım, siz zaten saçma sonuç odaklı anlayışınızla hayatta yaşarken silinip gideceksiniz.
Pazar, Mayıs 10, 2015
Neyimiz var ? Neyimiz yok ?
Neyimiz var;
İyi bir seviyede bilgisayarlarımız, eskisinden daha kaliteli lâkin gelecektekinden çok düşük ve bunun doğurduğu duygudan ötürü sürekli değiştirme hissiyatı içerisinde bulunduğumuz arabalarımız, cep telefonlarımız, kendi aramızda bunda bile olur mu lan (?) diyebileceğimiz şıklıkta ayakkabılarımız hatta bir nevi kıyafetlerimiz diye genelleyebiliriz, hızlı internetimiz, hoş kulaklıklarımız, masa başında kendimize doğru düzgün vakit ayıramadığımız, çevremizde olandan bitendan bihaber olduğumuz yüksek maaşlı işlerimiz, birbirinden güzel sevgililerimiz, yüksek binalarımız, sağlık sigortalarımız, yaşamamız için sürekli tüketmemiz gereken ve parasını vererek elde ettiğimiz pet şişeler içerisinde sularımız, sürekli zamlanan ve hormonlu meyvelerimiz ve sebzelerimiz ve bunlara benzer birçok şeye sahibiz. ^_^ Ne güzezl de mi ? Peki ama,
Neyimiz yok;
Hislerimiz. Koklayamıyoruz, dokunamıyoruz, hissedemiyoruz, sürekli bir şeylere bağımlı ediliyoruz. Kısacası daha doğarken bir imza atıyoruz hayata, sen benim hislerimi ben senin benim yaşamam için zorunlu olan şeyleri bir şeyler karşılığında senden alacağım diye. Çok garip değil mi ya? Hayatımızı devam ettirmek için suya ihtiyacımız var lâkin sağlıklı bir su için marketlerde yarım litrelik suya 50 kuruş ve 1 lira arasında değişen bir miktar veriyoruz. Abi benim sağlığım için devam tüketmem gereken bir şey bu. Aklım almıyor.
İyi bir seviyede bilgisayarlarımız, eskisinden daha kaliteli lâkin gelecektekinden çok düşük ve bunun doğurduğu duygudan ötürü sürekli değiştirme hissiyatı içerisinde bulunduğumuz arabalarımız, cep telefonlarımız, kendi aramızda bunda bile olur mu lan (?) diyebileceğimiz şıklıkta ayakkabılarımız hatta bir nevi kıyafetlerimiz diye genelleyebiliriz, hızlı internetimiz, hoş kulaklıklarımız, masa başında kendimize doğru düzgün vakit ayıramadığımız, çevremizde olandan bitendan bihaber olduğumuz yüksek maaşlı işlerimiz, birbirinden güzel sevgililerimiz, yüksek binalarımız, sağlık sigortalarımız, yaşamamız için sürekli tüketmemiz gereken ve parasını vererek elde ettiğimiz pet şişeler içerisinde sularımız, sürekli zamlanan ve hormonlu meyvelerimiz ve sebzelerimiz ve bunlara benzer birçok şeye sahibiz. ^_^ Ne güzezl de mi ? Peki ama,
Neyimiz yok;
Hislerimiz. Koklayamıyoruz, dokunamıyoruz, hissedemiyoruz, sürekli bir şeylere bağımlı ediliyoruz. Kısacası daha doğarken bir imza atıyoruz hayata, sen benim hislerimi ben senin benim yaşamam için zorunlu olan şeyleri bir şeyler karşılığında senden alacağım diye. Çok garip değil mi ya? Hayatımızı devam ettirmek için suya ihtiyacımız var lâkin sağlıklı bir su için marketlerde yarım litrelik suya 50 kuruş ve 1 lira arasında değişen bir miktar veriyoruz. Abi benim sağlığım için devam tüketmem gereken bir şey bu. Aklım almıyor.
Hacettepe Üniversitesi İçerisinde BAM'ın Gereksizliği
Farkında mısınız bilmiyorum ama Hacettepe Üniversitesi içerisinde bir tane çok ama çok gereksiz yer var.
Hepimizin genellikle vakit geçirdiği lâkin farklı amaçtaki orospu çocuklarının her zaman vakit geçirdiği bi yer olan BAM. Bence BAM, Hacettepe'nin tarihine kara bi leke sürüyor ve bu leke zamanla baş edilemez bir yer alıcak. Şu an pek çok öğrenci bunun farkında değil. Esas amacı öğrencilerin toplanıp beraber eğlenmesi, tartışması kısaca güzel vakit geçirmesi olması lâzım ama böyle bir durumu çok nadir görüyorum. Geçirdiğim üç yıl içerisinde, orada insanların yaptıkları şeyleri kısaca sıralarsak;
-Birbirini çekiştirmek,
-165 metre kaldırdıkları götleriyle insanların ego tazelemeleri,
-Üstünlük gösterisi,
-Dedikodu,
-Kız veya erkek gözetip, minimum düşüncede tanışmak maksimum düşüncede sevişmek,
-Etrafını yozlaştırmak,
-Kas gösterisi,
-Göt gösterisi,
-Boş boş oturmak,
-Arabası veya motoru olduğunu etrafına "zorla" göstererek, sanki uzaya mekik fırlatmışçasına bir tavır takınmak,
-Ben hepinizden farklıyım çabaları,
-İnsanları boş işlerle meşgul etmek,
-Eğlence adı altında binbir türlü şaklabanlık yapmak,
-Hayatı boyunca hayvan sevmemiş orospu çocuklarının orada bir iki kız veya erkek düşürürüm düşüncesi ile köpeklerle aptal saptal uğraşmaları,
-BAM'ı esas amacından tamamen saptırmak,
-Sağa sola aptal aptal reklamlar asmak,
-Daha üniversiteye geleli bir dönem olmuş orospu çocuklarının, sanki tüm üniversite kendilerine aitmiş gibi tavır takınmaları,
-Birbirini tanımayan insanların, sanki yıllardır berabermişçesine gevşek gevşek muhabbet etmesi, özellikle dişi varlıklar bu işte çok başarılı,
...
Ben bu listeyi daha çok uzatabilirim ama keseyim burada. Yukarıdaki sebeplerden dolayı bence bu insanlar üniversiteye okumaya gelmemişlerdir ya da gelememişlerdir. Hani fiziki olarak buradalar ama akli olarak değiller çünkü akıl zaten yok. Bir de tüm bu gereksizliklerin içinde giderler bir de bu insanlar, akşamları bilgisayar başına geçip, Facebook'ta itiraf kampüsüne itiraf yaparlar veya olanları okurlar. Neden biliyor musun ? Çünkü bu adam veya kadın; kas gösteriyor, götünü gösteriyor, arabasını gösteriyor, motorunu gösteriyor, Caribou'ya gidip en pahalı içeceği söyleyip bir masaya oturup 9 saat boyunca kitabın aynı sayfasına bakıyor tamam mı ? Sonra tek kalınca, "Acaba fark edildim mi ?" düşüncesi ile bunlara bakıyor. Ya bu varlıkların ne ailelerine ne de kendilerine bir faydası vardır bence. Muhabbeti kesmek lâzım bunlarla. Bu insanlar size sadece gördüklerinde selam verirler, amaçsız amaçsız aynı masaya arkadaş vasıtası ile oturduğunuzda, gelişi güzel "Naber ya ? Nasılsın ?" diye sorarlar. Bu insanlar ruhsuzdur, öncesinden kurulmuş robotlar gibi davranırlar. Her yerlerinden bunu okuyabilirsiniz; elleri, gözleri, hal ve hareketleri, bakışları hatta cümle kurarken seçtikleri basit ve özensiz kelimelerden dahi. Uzaklaşın bu varlıklardan, size gram faydaları dokunmaz.
BAM'ın üst katı meselâ, gazino gibi maşallah. Yani tam Ankara diyeyim. Saçma sapan insanlar ve onların saçma sapan müzikleri, eğlenceleri. Şöyle bir şey var, bu insanlara ne yaptıklarını sorsanız veya yüzlerine vursanız muhakkak verecekleri cevap; "Öyle abi-kızım ya, geldik işte, eğlenceli" gibi, buna benzer veya yakın cevaplar verirler size, neden biliyor musunuz ? Çünkü, robot olmalarından mütevellit kendileri dahi ne yaptıklarının farkında değiller. Şu Simitçi Dünyası mıdır nedir açıınca milletin ne kadar oturmaya hevesli olduğunu daha iyi anladım ben. Amına koyim akşam dokuz on olmuş, öğlen gördüğüm adam ve karı o saate kadar aynı yerde oturuyor. Bu ne amk ya ? Nasıl bir kafa ? Zor birader, insanları anlamak çok zor. Münakaşa etmeyip, he deyip geçeceksin aslında.
BAM'ın böyle olmasının sebebi öğrenciler bir nevi, yukarıda söylemiştim. Öğrenciler kendi amaçlarına göre şekillendiriyorlar orayı ve bu karşıdaki insanların işine de geliyor. Gün geçtikçe Hacettepe Üniversitesi, bir devlet üniversitesi olmaktan çıkıyor. Nasıl mı ? Çoooook basit, para. BAM'da size yakınlık gösteren he gülüm, he bebeğim diyen dükkan sahiplerinin alayı yalan yüzlerle size gülüyor meselâ. :D Çıkar ilişkisi bir nevi. BAM, Hacettepe'nin en fazla para dönen yeri sanırım. Büyük paralar hem de. Sana KYK 300 lira veriyor, sanıyosun zenginim. Bakın hiç dikkat ettiniz mi bilmiyorum, BAM'da bir tablo yapıldı. Bunu bu fiyata, şunu şu fiyata "satacaksınız" diye. Atıyorum kolayı 1 liraya satmak zorundasın, 50 kuruşa satamazsın. Bunun gibi bir düzenleme yapıldı, bu büyük bir oyun. Dükkan sahibinin rızkına karışmak. 90 kuruşa bile satamıyorsun ki başka dükkanlar zarar yapmasın. Neyse işte bu baştaki insanlar biliyorlar bunları, öğrencinin başka çaresi yok, almak zorunda, yapmak zorunda diye diye sana ve bana, ailemize geçiriyorlar. Yani bu gerizekalı kafalar hayatlarını senin kazandırdığın paralarla rahatça sürerlerken, sen dersine mi çalışacaksın ? Sınava mı gireceksin ? Sınavdan geçebilecek misin ? Ailenin gönderdiği parayı nasıl idareli kullanacaksın ? Kız veya erkek arkadaş yapacak mısın ? Arkadaşlarınla buluşabilecek misin ? İşte sen bunların hepsini düşünmek zorundasın. Bunları bir düşün sonra de ki Hacettepe'de okuyorum be, vaaaaay aanasınıııı. Havanı sağda solda at. :D Bu insanlar senin paranı kampüsün her köşesinde elinden alıyorlar. Daha geçen gün gördüm, Beykafe kapanmıştı ya, yerine bir tane konteynır getirip kantin tarzı bir şey işletiyorlar. Hemen üstünde City var amına koyayım, biraz yukarıda Yıldız Amfi, onun arkasında Nacho, fakültelerde otomatlar, her yerde senin cebindeki üç kuruş paraya göz koymuş insanlar, yemekhaneye git sağda solda afişler, yok ebenim partisi, yok kedi partisi-bir de altına yazmışlar, Ankara'nın tüm yaramaz kedileri o gece kostümleriyle orada olacaklar diye- vesaire işte. Bu nasıl bir devlet üniversitesi birader be ? :D BAM'a gidiyorsun akşam her yerde lüks arabalar, motorlar anasını sikeyim.
Kısaca BAM öğrencileri birbirlerine yaklaştırmıyor; onları, onları yozlaştırıyor. Bir insan her gün amına koyayım ya her gün aynı yere gidip, hadi gittin anasını sikeyim ya gittin diyelim, her gün aynı yere gittin ama niye aynı yere oturursun ya ? Niye etrafında hep aynı insanlar olur ? Neden birader ? Neden ? Aklım almıyor, insanoğlu bu kadar mı verimsiz ve geçimsiz amk ? Püüüüüüüüü sıfatını siktiklerim. Yeter ben gidiyorum.
Hepimizin genellikle vakit geçirdiği lâkin farklı amaçtaki orospu çocuklarının her zaman vakit geçirdiği bi yer olan BAM. Bence BAM, Hacettepe'nin tarihine kara bi leke sürüyor ve bu leke zamanla baş edilemez bir yer alıcak. Şu an pek çok öğrenci bunun farkında değil. Esas amacı öğrencilerin toplanıp beraber eğlenmesi, tartışması kısaca güzel vakit geçirmesi olması lâzım ama böyle bir durumu çok nadir görüyorum. Geçirdiğim üç yıl içerisinde, orada insanların yaptıkları şeyleri kısaca sıralarsak;
-Birbirini çekiştirmek,
-165 metre kaldırdıkları götleriyle insanların ego tazelemeleri,
-Üstünlük gösterisi,
-Dedikodu,
-Kız veya erkek gözetip, minimum düşüncede tanışmak maksimum düşüncede sevişmek,
-Etrafını yozlaştırmak,
-Kas gösterisi,
-Göt gösterisi,
-Boş boş oturmak,
-Arabası veya motoru olduğunu etrafına "zorla" göstererek, sanki uzaya mekik fırlatmışçasına bir tavır takınmak,
-Ben hepinizden farklıyım çabaları,
-İnsanları boş işlerle meşgul etmek,
-Eğlence adı altında binbir türlü şaklabanlık yapmak,
-Hayatı boyunca hayvan sevmemiş orospu çocuklarının orada bir iki kız veya erkek düşürürüm düşüncesi ile köpeklerle aptal saptal uğraşmaları,
-BAM'ı esas amacından tamamen saptırmak,
-Sağa sola aptal aptal reklamlar asmak,
-Daha üniversiteye geleli bir dönem olmuş orospu çocuklarının, sanki tüm üniversite kendilerine aitmiş gibi tavır takınmaları,
-Birbirini tanımayan insanların, sanki yıllardır berabermişçesine gevşek gevşek muhabbet etmesi, özellikle dişi varlıklar bu işte çok başarılı,
...
Ben bu listeyi daha çok uzatabilirim ama keseyim burada. Yukarıdaki sebeplerden dolayı bence bu insanlar üniversiteye okumaya gelmemişlerdir ya da gelememişlerdir. Hani fiziki olarak buradalar ama akli olarak değiller çünkü akıl zaten yok. Bir de tüm bu gereksizliklerin içinde giderler bir de bu insanlar, akşamları bilgisayar başına geçip, Facebook'ta itiraf kampüsüne itiraf yaparlar veya olanları okurlar. Neden biliyor musun ? Çünkü bu adam veya kadın; kas gösteriyor, götünü gösteriyor, arabasını gösteriyor, motorunu gösteriyor, Caribou'ya gidip en pahalı içeceği söyleyip bir masaya oturup 9 saat boyunca kitabın aynı sayfasına bakıyor tamam mı ? Sonra tek kalınca, "Acaba fark edildim mi ?" düşüncesi ile bunlara bakıyor. Ya bu varlıkların ne ailelerine ne de kendilerine bir faydası vardır bence. Muhabbeti kesmek lâzım bunlarla. Bu insanlar size sadece gördüklerinde selam verirler, amaçsız amaçsız aynı masaya arkadaş vasıtası ile oturduğunuzda, gelişi güzel "Naber ya ? Nasılsın ?" diye sorarlar. Bu insanlar ruhsuzdur, öncesinden kurulmuş robotlar gibi davranırlar. Her yerlerinden bunu okuyabilirsiniz; elleri, gözleri, hal ve hareketleri, bakışları hatta cümle kurarken seçtikleri basit ve özensiz kelimelerden dahi. Uzaklaşın bu varlıklardan, size gram faydaları dokunmaz.
BAM'ın üst katı meselâ, gazino gibi maşallah. Yani tam Ankara diyeyim. Saçma sapan insanlar ve onların saçma sapan müzikleri, eğlenceleri. Şöyle bir şey var, bu insanlara ne yaptıklarını sorsanız veya yüzlerine vursanız muhakkak verecekleri cevap; "Öyle abi-kızım ya, geldik işte, eğlenceli" gibi, buna benzer veya yakın cevaplar verirler size, neden biliyor musunuz ? Çünkü, robot olmalarından mütevellit kendileri dahi ne yaptıklarının farkında değiller. Şu Simitçi Dünyası mıdır nedir açıınca milletin ne kadar oturmaya hevesli olduğunu daha iyi anladım ben. Amına koyim akşam dokuz on olmuş, öğlen gördüğüm adam ve karı o saate kadar aynı yerde oturuyor. Bu ne amk ya ? Nasıl bir kafa ? Zor birader, insanları anlamak çok zor. Münakaşa etmeyip, he deyip geçeceksin aslında.
BAM'ın böyle olmasının sebebi öğrenciler bir nevi, yukarıda söylemiştim. Öğrenciler kendi amaçlarına göre şekillendiriyorlar orayı ve bu karşıdaki insanların işine de geliyor. Gün geçtikçe Hacettepe Üniversitesi, bir devlet üniversitesi olmaktan çıkıyor. Nasıl mı ? Çoooook basit, para. BAM'da size yakınlık gösteren he gülüm, he bebeğim diyen dükkan sahiplerinin alayı yalan yüzlerle size gülüyor meselâ. :D Çıkar ilişkisi bir nevi. BAM, Hacettepe'nin en fazla para dönen yeri sanırım. Büyük paralar hem de. Sana KYK 300 lira veriyor, sanıyosun zenginim. Bakın hiç dikkat ettiniz mi bilmiyorum, BAM'da bir tablo yapıldı. Bunu bu fiyata, şunu şu fiyata "satacaksınız" diye. Atıyorum kolayı 1 liraya satmak zorundasın, 50 kuruşa satamazsın. Bunun gibi bir düzenleme yapıldı, bu büyük bir oyun. Dükkan sahibinin rızkına karışmak. 90 kuruşa bile satamıyorsun ki başka dükkanlar zarar yapmasın. Neyse işte bu baştaki insanlar biliyorlar bunları, öğrencinin başka çaresi yok, almak zorunda, yapmak zorunda diye diye sana ve bana, ailemize geçiriyorlar. Yani bu gerizekalı kafalar hayatlarını senin kazandırdığın paralarla rahatça sürerlerken, sen dersine mi çalışacaksın ? Sınava mı gireceksin ? Sınavdan geçebilecek misin ? Ailenin gönderdiği parayı nasıl idareli kullanacaksın ? Kız veya erkek arkadaş yapacak mısın ? Arkadaşlarınla buluşabilecek misin ? İşte sen bunların hepsini düşünmek zorundasın. Bunları bir düşün sonra de ki Hacettepe'de okuyorum be, vaaaaay aanasınıııı. Havanı sağda solda at. :D Bu insanlar senin paranı kampüsün her köşesinde elinden alıyorlar. Daha geçen gün gördüm, Beykafe kapanmıştı ya, yerine bir tane konteynır getirip kantin tarzı bir şey işletiyorlar. Hemen üstünde City var amına koyayım, biraz yukarıda Yıldız Amfi, onun arkasında Nacho, fakültelerde otomatlar, her yerde senin cebindeki üç kuruş paraya göz koymuş insanlar, yemekhaneye git sağda solda afişler, yok ebenim partisi, yok kedi partisi-bir de altına yazmışlar, Ankara'nın tüm yaramaz kedileri o gece kostümleriyle orada olacaklar diye- vesaire işte. Bu nasıl bir devlet üniversitesi birader be ? :D BAM'a gidiyorsun akşam her yerde lüks arabalar, motorlar anasını sikeyim.
Kısaca BAM öğrencileri birbirlerine yaklaştırmıyor; onları, onları yozlaştırıyor. Bir insan her gün amına koyayım ya her gün aynı yere gidip, hadi gittin anasını sikeyim ya gittin diyelim, her gün aynı yere gittin ama niye aynı yere oturursun ya ? Niye etrafında hep aynı insanlar olur ? Neden birader ? Neden ? Aklım almıyor, insanoğlu bu kadar mı verimsiz ve geçimsiz amk ? Püüüüüüüüü sıfatını siktiklerim. Yeter ben gidiyorum.
Salı, Mart 19, 2013
Gerçeklik
Hayatlarımız sanki fotoğraflar üzerinde sürekli devam ediyor, sürerliliğini sağlıyor ve sanki gerçekliğimiz elimizden alınmış gibi. Gerçekten neyden zevk aldığımıza karar veremiyoruz lâkin buna ters olarak sürekli başkalarına ne kadar güzel bir yaşam şeklimiz olduğunu kanıtlamaya çalışıyoruz. Hatta kendimize bile. Yokluğun içinde kaybolmuşuz resmen. Gözümüz dönmüş, artık geri dönüş yok gibi. Resmen delirmişiz. Asıl delilik bunun dahi farkında olamamamız. Ooooffffff.
Pazar, Ocak 06, 2013
Geleceğin Kendisi
G ve Ğ arasında geçen konuşma şöyleydi:
G: Gelecek hakkındaki plânların nedir ?
G: Gelecek hakkındaki plânların nedir ?
Ğ: Bilmiyorum, normal işte. Düzgün bir eş, iş, ev, araba vesaire. Klasik şeyler, herkesin istediği gibi.
G: Haaa, duygusuz yaşamayı kabul ediyorsun yani ?
Ğ: (düşsel bir sessizlik)
G: Haaa, duygusuz yaşamayı kabul ediyorsun yani ?
Ğ: (düşsel bir sessizlik)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)