Pazartesi, Temmuz 24, 2017

Van Gogh'un Kargaları

Adam ağır adımlarla sirkin en sevdiği bölümüne geçti. "İşte," dedi kendi kendisine "artık yeni birileriyle tanışabileceğim yerdeyim, koskoca gösterideki en muhteşem, en kalabalık sahne. Birileriyle konuşmanın kesinlikle bana faydalı geleceğini düşünüyorum. Yalnızlık... Elbette en sevdiğim duygu ama hadi ama J, kendine gelmenin vakti artık. Kalk ve gözlerini aç."

Kırmızı perdelerin araladığı parlak zeminde hızlı hızlı yürüdü adam, az ilerisinden gişe görevlisinin sesini işitince yaklaşmanın verdiği heyecanla yüzünde gülümseme belirdi."Lütfen tek tek arkadaşlar, rica ediyorum. Birbirinizi ezmeden. Sirkin bu bölümüne bildiğiniz gibi tek tek girebiliyorsunuz. Aile ve arkadaşlar yan taraftan, lütfen. Yavaş ve sakin." diye sağa sola bağırıyordu görevli, eli yüzü kan ter içerisinde kalmış ve hafif sesi kısılmıştı. Etrafındaki sahne o kadar süslü ve renklerin kullanımındaki uyum o kadar güzeldi ki insan gözlerini kaçırmakta oldukça zorlanıyordu. Kimi kısım lacivertten açık maviye doğru hareket eden devasa dalgalarla donatılmışken bazısı yemyeşil ormanların içerisinde yabani hayatı tasvir eden maketlerle doluydu. Her şey hareket halindeydi; hayvanlar adeta üzerinize koşuyor, ağaçların dalları ise rüzgârdan sağa sola savruluyor gibiydi. Sesleri dahi ayarlamışlardı. Bunların arasından kendisini büyülenmeden kurtararak, en sonunda sırasını alabilmişti adam. Tekrar heyecan bastı. Kalabalığın içerisine karışıp tamamen kaybolmayı o kadar istiyordu ki, bilmediği şeyleri keşfedip, yeni insanlarla tanışma arzusu kalbinde her şeyden çok ağır basıyordu belli ki.

"Beyefendi! Beyefendi! Sizin sıranız lütfen acele edin."

"Niye her zaman bu kadar aceleci olmak zorundasınız ki sanki? Biraz ağırdan alıp, keyfini sürelim." dedi adam gülerek.

"Bugünkü gösterimizin ismi Van Gogh'un Kargaları! Dikkat edin, çok fazla gözlerinizi dikerseniz ısırabilirler. Kalabalıkta fazla dikkat çekmeyin. Hehe, şaka yapıyorum elbette ısırmazlar. Lütfen buyurun."

Adam içeriye adımını atar atmaz etrafındaki gürültüden etkilenmişti. Çığlıklar, tezahüratlar, sevgi sözcükleri, küfürler ve dahası anlaşılmayan bir sürü kelime beyninde oda oda gezerek oturacak yer arıyordu. Henüz büyülenmemek için gözlerini yerden kaldırmaya cesaret edememişti. Şu ana kadar görebildiği tek şey insanların ayakları ve ayakkabılarıydı. Birkaç adım daha sonra gözlerini kaldırdı. Etrafında yüzlerce insan vardı lâkin karanlık yüzünden pek yüzlerini seçemiyordu, yüzüne sırada olduğu zamanki gibi bir gülümseme geldi. "Hemen birileriyle tanışmalıyım." dedi. Yanındaki adama dönerek, "Hey, merhaba. Gösteri nasıl gidiyor?" diye hızla devam etti. Karşısındaki adam sıcakkanlı olacak ki terslemeden cevap verdi ve uzun bir süre -ortalama bir saat- kadar sohbet ettiler. Daha sonra onun yanından ayrılıp başka insanlarla tanıştı ama dikkatini çeken bir şey olmuştu. Şu ana kadar tanıştığı herkes erkekti. "Erkekler ve kadınları ayırmış olamazlar herhalde! Bir dakika yahu! Sırada da kadın veya çocuk yoktu. Sanırım sadece yetişkin erkeklere özel bir gösteri, gerçi şu ana kadar müstehcen bir şey olmadı, neyse göreceğim bakalım. O sırada sahneye kırmızı elbise içerisinde genç bir kadın çıktı ve şöyle dedi kaybolmadan önce, "Evvvveeeet baylar! Van Gogh'un Kargaları ikinci bölümüyle devam ediyor, şimdi aranızdan bir talihli ışıklar içerisinde parlayacak, lütfen korkmayın ve o kişiye yer açın! Şimdi ise hoşçakalııııınnn!"

Bembeyaz ışık ansızın adamın üzerinde belirmişti, etrafındaki herkes hemen çekildi. Alkışlar ve gülüşmeler içerisinde beklemeye koyuldular. Eh, adam doğal olarak çekinmişti. ne yapacağını bilemedi bir süre. Sadece öyle dikeldi. Bir süre sonra alkışlar ve tezahüratlar kesilerek, herkes beklemeye başladı. Sessizlik hakimdi salona. Adamın beklemediği bir anda kafasının sağ tarafına bir şey hızla çarptı. Daha sonra soldan gelip, tekrar çarptı. Şimdiyse karşından süzülerek geliyordu. "Söylesene, kafanda kimseye anlatamadığın şeylerin seni yiyip bitirmesinden zevk mi alıyorsun?" Süzülmeyi bırakıp hızlanarak, adamın kafasının içerisinden geçip karanlığa kayboldu o şey. Anlayamamıştı, hiçbir yeri kanamamıştı veya kafası patlamamıştı. Korkuyla irkildi, ışığın rengini değiştirip tekrar ona doğrultmuşlardı.

Uzaklardan simsiyah bir gölge yaklaşarak tekrar adamın kafasına vurdu, küçük bir çizik ve tekrar. "Söylesene, zihninin neden geceleri daha çok çalıştığını merak ettin mi? Yoksa sana o mu yardım ediyor? Hahahaaaaa, üç güzeli çağırmazsan sonunun ne olacağını hiç mi düşünmedin?" Adam üzerine gelen gölgemsi şeyi tekrar içine gireceği korkusuyla, hızlı bir refleksle yakaladı, karga maketiydi bu. Ellerinde kayboldu.

Gölge tekrar gelmişti, bu sefer ayaklarından vurup yere kapakladı adamı. "Söylesene, bir şeyler yazarken harflerin gözlerinin önünde sürekli yer değiştirdiğinden kimseye bahsettin mi? Yahut senin tek bir kelimeyi dahi doğru yazamadığın halde harflerin senin için anlamlı yerlere kendi kendilerine oturduğundan?" Bu maket tam ona çarpacakken durup, havada sağa sola biçimsizce dönerek salonda ilk tanıştığı adamın şekline büründü ve hızla havada kayboldu.

Şimdi birkaç tanesi aynı anda vücuduna rastgele çarpıyordu, adam tekrar yere kapaklandı. "Söylesene, sana kaç sefer benim birliğime katılmanı teklif etmiştim, hepsini geri çevirdin, neden?" Bu birkaç tane karga gölgesi birleşerek, sivri dişleri ve iğrenç bir yüzü olan yaratığa dönüşmüştü. Kocaman ağzını açıp adama süzülerek adeta onu yutarmış gibi yapıp kayboldu. Tekrar derin bir sessizlik ardından inanılmaz bir uğultu yükselmeye başlamıştı. Etrafındaki herkes bir şeyler söylüyordu. Birkaç tanesini seçebilmişti.

"Seni gerçek bir arkadaş sanmıştım, anlıyor musun? Gerçek bir arkadaş..."

"Benimle yattığın için pişman mısın? Elbette..."

"...kontrolsüz bir şekilde davranıp, kontrolsüzce hareket ediyor, anlıyorum..."

"Neden etrafındaki insanlara bizden bahsetmiyorsun? Neden onlara beni anlatmıyorsun? Hayali olmam kimi korkutucak? Seni mi? Yoksa onları mı? Sen bu hayatta ne kadar gerçeksin ki?"

"Hayatım boyunca hep etki bırakabilmek istedim, anlarsın ya. Etki benim en büyük hedefim."

"Hepimizin irili ufaklı canavarları var lâkin ben şeytanlarla boğuşuyorum."

"Hadi artık! Ahlak çöküntüsünü son raddesine kadar yaşayalım."

"Ooo, sen aynaya bakıp ağlarken, bozulmuş kişiliğinin yansımadan sana gülmesi çok güzel değil miydi?"

"Yettttttteeeeeeeeeeeer!" diye bağırdı adam, ışık kapatılmıştı. Arkasında bir kapı açıldı ve içeri bir adam girdi. "Bayım? Yaklaşık on dakikadır içerideydiniz, kapıyı içeriden kilitlemişsiniz. Açmamız biraz zaman aldı. Lütfen kusura bakmayın, iyi misiniz?" Görevli adamın etrafına baktı, bir düzine ayna kırılmıştı, yerlerde un ufak olmuş parçaları duruyordu.

"Ben Van Gogh'un Kargaları gösterisine gelmiştim, neredeyim acaba?" diye sordu adam

"Burası ayna salonu, değil karga kendinizden başka hiçbir şey göremezsiniz. Salonları karıştırmış olmalısınız."

"Kusura bakmayın, iyiyim." dedi adam ve biraz para uzattı, kırılan aynalar için. Odadan kurtulmak için çıkarken gözü bir parçaya çarptı. Yansıması pis bir şekilde sırıtıp, ağzını oynattı. "Parçalanmış aynaların karşılığı elbette var lâkin parçalanmış bir ruhun karşılığı... İşte bunu elde etmek oldukça zor, oldukça."

Perşembe, Temmuz 13, 2017

Karanlık Saatte Olsunlar

"Işığı son defa görüyorum, sonsuza dek yok oluyor."

Uzun süredir düşüyorum, yaklaşık yirmi yıl olmalı lâkin hâlâ hız kesmeden düşüyorum. Of, o kadar zaman geçmiş ki... Düşmeye nereden başladığımı dahi hatırlamıyorum artık, bir süre önce düşünmeyi bıraktım, bu bir süre belki beş sene öncesine kadar dayanabilir. Beş senedir ise düşünmüyorum. Nereden başladım? Nereye düşüyorum? Yirmi senedir tek duyabildiğim şey, belirsiz insan fısıltıları.

Karanlık saatte olsunlar...

Bir tür çukurdan düşmeye başlamış olmalıyım. İnsan fısıltıları... Nasıl bir çukurdu acaba? Belki yağmurun getirdiği selden göremediğim türden, belki kendim atlamışımdır, belki beni ittirmişlerdir ama neden? Kim veya kimler? Bazen çığlıklar yükseliyor, bazen birkaç kol beni sağımdan solumdan tutup çekmeye çalışıyor lâkin çok hızlı düşüyorum.

Karanlık saatte olsunlar...

İlginç, bir ışık huzmesine doğru yaklaşıyorum. Kırmızı ve tonlarında, bazen sarı da görünüyor. Sağa sola savrularak parlıyor, yangın olmalı. Yirmi senedir ilk defa sıcakladığımı fark ettim.

Işığın yanından geçiyorum, gördüklerim ise iğrenç. İnsan fısıltıları... Çok kalabalık insan topluluğu masalara oturmuş, durmadan konuşuyorlar. Masalarda otururlarken yaşlanıyorlar aynı zamanda lâkin kimse garipsemiyor. Seslenmeye çalışıyorum, kimse dönüp bakmadı. Kahretsin! Nasıl olabilir ki? Artık susun, saçmalıklarınızı duymak zorunda değilim, diye bağırmama rağmen yine tepki yok. Nasıl böyle şeyler konuşabilirler ki?

* * *
"Hayatımı kimseye hesap vermeden yaşayacağım! Artık özgürüm!"

"Ah! Sonunda! Bu telefonu almak için çok çabaladım, çoook! Sonunda benimsin."

"Makyajımı beğendin mi? Rujum sanki biraz yamuk gibi."

"Ben zaten onun seni sevmediğini biliyordum, üstelik seninle beraberken, birçok sefer farklı insanlarla birlikte olmuş. Nasıl haberin olmadı ki?"

"Şu kızı görüyor musunuz? Oldukça güzel görünüyor."
* * *

"Hayatımı kimseye hesap vermeden yaşayacağım! Artık özgürüm!" diyen kızı tanıyorum aslında. Erkek arkadaşından bahsediyor olmalı. Ona hesap verdiğini hiç görmemiştim. Niye öyle söylüyor? Etrafındaki insanlar yüzünden olmalı, onlara ayak uydurmaya çalışıyor. Acınası... Kendi fikri yoktu, hiç olmayacak da. Geleceği görüyorum sanırım, o insan sağa sola savrularak bir yol tutmaya çalışırken görüntü toz olup kayboluyor sürekli.

Diğerlerini de tanıyorum, ne kadar boş anım varmış. Bunları bilmek saçmalığın ta kendisi olmalı.

Karanlık saatte olsunlar...

Kollar beni yakalamaya çalışıyor lâkin ben son sürat düşmeye devam ediyorum. Aynı ışık tekrar yanımda belirdi, gözlerimi oraya yönlendirip sahneyi anlamlandırmaya çalışıyorum.

Alevlerin içerisinde, birbirine sarılmış iki kişi var. Şöyle söylüyorlar:

"Seni seviyorum lâkin bunun tek başıma olmasına izin verme. Seni kıskanıyorum, seni tutuyorum, lütfen bana ait olduğunu fısılda, seni öpüyorum. Keşke sana güvenebilseydim, gözlerimi senden alamıyorum."
Bu insanları tanımıyorum, belki yirmi sene öncesinde tanıyordum. Artık kolay kolay hatırlayamıyorum.

Karanlık saatte olsunlar...

"Çıkart şu şapkayı! Tanrı tek bir saç telinin dahi hareket ettiğinden haberdardır ve bunu bana sen öğretmiştin..."

İnsan fısıltıları... Bu duyduklarım ne? Gördüklerim? Benim anılarım mı? Yoksa başkalarının mı? Sağ kulağımdan sol kulağıma doğru birisinin bağırışı dikkatimi dağıtıyor. "Sana ihtiyacım var!" Kimin neden bana ihtiyacı olsun ki? Benim tanıdığım insanlar kimler? Fısıltılar yükseliyor tekrar, sağımda bir görüntü belirdi.

Bir adam elindeki bezi balkondan aşağıya sallamış ve içerisinden kurmalı saat parçaları düşüyor. Arkasında ise çocuğu onu izliyor.

"Profesör Einstein zamanın mekandan mekana göre farklılık gösterdiğini söyledi. Söylesene, madem zaman doğru değil? Saatçi olmanın ne anlamı var?"

Bu neydi şimdi? Ne yani ben yirmi senedir düşmüyor muyum? Ya bir dakika olduysa? Of. İnsan bilmediği şeyden korkar derler, korkmaya başladım.

Düşüyorum. Şimdi ise her yerde karmakarışık görüntüler oluşuyor; savaşlar, tecavüzler, ızdırap, umutsuzluk, açlık, uçuruma giden yerlerde kuyruklara girmiş bir sürü insan, hepsi yanıyor hepsi alevler içerisinde. Boyunlarında zincirler asılarak birbirlerine bağlanmışlar. Boş boş etrafa bakıyorlar, bazen tepkisizler bazen kimisi gülerken kimisi ağlıyor lâkin kuyruk uçuruma sürüklenmekten kendisini alıkoyamıyor...

Tekrar bir görüntüye yaklaşıyorum. Genç bir adam, elinde telefonu ve gelen mesajı okuyor. Zar zor seçebiliyorum ekranı, en sonunda yazanları görebiliyorum. "...ama beni unutma.". Sevdiği birisi göndermiş olmalı. Adam keyifsiz, hüznü gözlerinden okunuyor, bir damla yaş telefon ekranına damlıyor o sırada. İlk defa bu kadar üzülüyorum. Neden acaba?

Tepemden bir uğultu geliyor, "Senin için geliyorum." diyerek tıslıyor adeta. Tekrar korkmaya başlıyorum, tüylerim diken diken oldu. Bu cümlesini içimde hissettim.

Genç adamın görüntüsü dağılmadan önce, ağzından çıkan kelimeyi seçemiyorum.

Yukarıdan gelen uğultu gittikçe yaklaşıyor ve korkunç bir hâl almaya başlıyor. "Bu hayatın hiç bitmeyeceğini sanmıştın. Ölümün seni asla yakalamayacağını düşündün lâkin işte buradayım, vaktin dolmak üzere, seni almaya geldim."

Simsiyah bir duman sağa sola çarparak içimden geçiyor, nefesimi tutmuş bir halde donakalıyorum. Duman içimden öylece geçerken, tekrar bir ses yankılanıyor. "Ben bir hayaldim, senelerce benim gerçek olmamı beklemiştin, işte geldim ve artık görevim tamamlandığı için gitmek zorundayım. Hayallerine sadık kalamayan insanlar, korkularının her zaman onlara arkalarından yaklaştığını düşünürler lâkin korkuları ise hep gözlerinin önünden gelir. Bunun şokuna girip, algılayamazlar ve akli dengelerini yitirirler, belki hasar alırlar. Yazık, ölüm de böyle."

Karanlık saatte olsunlar...

Düşüyorum, artık kollarımı açtım. Zemine çarptığımda ölümümü kucaklamış olacağım. Belki öldüm ve benim cezam budur. Hoşçakalın.

Salı, Temmuz 11, 2017

Vargos'un Bilgiler Kitabı

Bu kitap, Faesla'nın en bilinmez, esrarengiz insanı olan Vargos tarafından yazılmıştır. Kimi anlaşılan kimi anlaşılmayan bölümlerle dolu; Faesla'nın esrarengiz olaylarını, kişilerini, kendi keşiflerini anlatır. "Uçurum" başlığını attığı yazıda hayatında karşılaştığı şeylerden ufak tefek bahsetmiştir. Çevirisinde elbette kusur olabilir.

Uçurum
Öfkeyi, nefreti, kini; sevgiyi, mutluluğu ve dahası tarif edilemez mükemmel duyguların hepsini kucaklıyorum, elbette bunlara sebep olanı ve olanları da.

İnsan ırkı dahil olmak üzere, birçok ırkla münakaşada bulundum. En üstünden en altına kadar hepsiyle tartışıp, hayatlarındaki gayeleri ve bakış açılarını yakalamaya, anlamaya çalıştım. Dahi, zeki, bilgin varlıkların gayeleri her ne kadar mantıklıysa; kendi fikri olmayan, kaybolmuş, emir altında yaşayan, sürekli sağa sola savrulmuş varlıkların hayatları o kadar mantıksızdı. Burada özellikle belirtmek isterim ki; hayatındaki yürüyüşlerini dengesizliklerden dolayı, yani yaşamının ilerleyişinin eşitsizliğinden ötürü aklını başkalarından almış kişi ile asla fikir alışverişinde bulunamadığımı fark ettim. Bu tarz varlıklar kesinlikle sohbet etmeye uygun değillerdi, elverişsizdiler. Biraz daha ötesinde anladığım odur ki, sıradanlıktan oldukça haz alıyorlar. Herhangi bir fikri üretmeden, yenilikçi düşünmeden yaşamaktan fazlasıyla zevk duyuyorlardı. Hatta bu vesile ile "sıradanlık" dediğim olgu dahi bunlardan keyifleniyordu. Nasıl mı? Elbette sadece kendi denkleriyle gerçekleştirdikleri sohbetlerle. Zira bu kişiler/varlıklar birbirlerinin duygularını sohbet esnasında gereğince tatmin ediyorlardı. Böylece, izlediğim kadarıyla, varlıklar daimi olarak kendilerini rahat hissettirecek başka varlıklarla münakaşa içerisinde bulunuyorlardı. Bu tamamen yanlış bir şey. Bununla bir akıl asla yükselemez. Ancak kendi çöplüğünde öter. Ardından kendim karar verdim ve bu satırları okuyacak kişilere tavsiyem odur ki; onlar kendi yuvalarında mutlular, ne sizin uyarınızı dinlerler ne de sizi aralarına almak isterler. Böylece bırakın onları, pisliklerinin içerisinde boğulacaklar günün birinde.

"Hüzün üzerinde mutluluk, mutluluk üzerinde hüzün."

Salı, Haziran 20, 2017

Hiçlik Çıkmazı

"Ah," içeceğini yudumladı, "Ah, hiçliğin tarif edilemez hoşluğu... Önce seni içine çekiyor, var olanı yok, yok olanı varmış gibi gösteriyor. Gözlerinin önünde büyüler uçuşurken, zihninde beliren düşünceleri kontrol edemiyorsun. Asla düşünmeyeceğin şeyler... Beceriksiz ölümlü pislikler. Hiçlik, yokluk ve varlığın farkını bir ölümlünün anlamasını asla bekleyemezsin ve şeytan işini sessizce yaparken asla bir ölümlüye güvenmez. İnsanlar, kendi kalplerini dahi birbirlerine karşı yaptıkları saçma davranışlardan koruyamayan birer zavallıdır. Kendi pisliklerini temizlemekten ziyade, onu aralarında bölüşerek kalplerinin harap olmasına davetiye çıkartırlar. Aaaah, en sıkıcısı sürekli beklenti halinde olmaları... Çürüyerek ölmelisiniz, sadece bedeninizle değil. Tüm duygularınızla, her biri son raddesine kadar çürüdükten sonra hiçliğin sizi kucaklamasına göz yummanız gerekiyor. Ama gelin önce aralarındaki farkı anlatayım. Hiçlik, yokluk ve varlık... Örneğin, senden yola çıkalım. Şu an sen varsın, herkes seni görüyor ve seslerini duyuyor, tepkiler alıp verebiliyorsun. İşte bu varlığının kanıtıdır. Yokluk ise senin asla doğmadığın, var olmadığın anlamına gelir. Hiçlik... Hiçlikte insanlar seni ne görür, ne duyar ne de tepkilerine tepki görüp alabilirsin. Şeytanın gözleri insanlarınkinden daha keskindir, seni yakalar ve tüm eğlencesi ile seninle ilgilenmeye gelir. Sonuna tanıklık etmeye başlıyorsun. İnsanlarla olan iletişimsizliğin yüzünden tüm duyguların kırılır, hissizleşirsin lâkin o seni kucaklar, kolları arasına alıp, tamamen gözünü boyadığı büyülü dünyasına katar. Asla ama asla erişemeyeceğin sahte duygulara sahip olmaya başlarsın. Bencilliğin artar ve bu sahte duygular tüm zihnini kaplamak için kendi aralarında dahi yarışırlar, sen ise bunların farkında olmadan bu hayatta eğlendiğini zannedersin. Hatta eğlenirsin de lâkin tıpkı senin gibi hiçliğe koca bir adım atmış insanlarla... Sana benzedikleri için yanlışlar içerisinde boğulduğunun farkında olamazsın. Küçük farelere dönüşmüşsünüzdür. Hiçlik işte budur ve girdiğinde anlarsın ki bir çıkmazın içerisindesindir. Hiçlik çıkmazına hoşgeldin."

Salı, Mart 01, 2016

Delilik - Hayat

"Yani ilk defa birisi bana bunu söylediğinde tamamen şoka girmiştim çünkü ansızın aydınlandım anlıyor musun ? -Elbette onu öldürdüm.- Her gün aynı şeyleri yaptığımın, aynı insanlarla görüşerek kendime zerre bir yetenek veya adı her neyse işte onlardan katamadığımı algılamıştım ama diyorum ya hepsi bir anda oldu. Bu aydınlanma saniyelikti. Sonraki gün ne oldu biliyor musun ? Bütün algılarım açılmıştı, etrafımdaki bütün bok herifleri görüyordum; benden duygularımı sömürerek beslendiklerini keşfettim. Hislerimi çalıyorlardı ve çalınmış bu hisleri kendilerine, sepet içinde güzelce süslenmiş bir düzine çiçeklerle hediye ediyorlardı. Her gün, her gün. Algılayabiliyor musun ? HER. GÜN. Tamamen körelmiştim, bu keşiflerimi onlara anlattığımda artık farklı olacağını söylediler, daha sonra tekrar farklı olacağını ve tekrar ve tekrar... Ardından göremedikleri şeyi buldum, sadece yollar değişmişti lâkin sonuçlar aynıydı. Yine duygularımı benden çalarak sanki dünyada hiçbir bok değilmişim gibi yaşamaya devam etmişlerdi ama değişen ne oldu biliyor musun ? Ahahahahhhha... Hepsini ama hepsini gözlerimi bile kırpmadan öldürdüm. Niye sürekli bana bakıp duruyorsun orospu çocuğu seni ? Ha ? Sence yalan mı söylüyorum ? Hadi siktir git oradan! Hepsine son sözüm ne oldu bilmek ister misin ? Benden çaldıkları duyguların hepsini son defa gözlerine baktığımda aldım, en sonunda hepsinin gözlerinin içine, ölmelerinden bir saniye öncesinde bakarak dedim ki: "Ah dostlarım merak etmeyin bu sefer farklı olacak!"

"Gerçekten sen de merak etme, bu sefer farklı olacak!"

Delilik


"Sana, sana bunun açıklamasını hiç yaptım mı ?" dedi sıska görünümlü, gözleri siyah bir bantla bağlı olduğu halde geldikleri bütün yolu saptırmadan bilen adam. Kapalı olan gözleriyle ellerine doğru bakışları yöneldi. Avuçlarını açmıştı ve içlerinde iki küçük bıçak vardı. "Ahh, özür dilerim. Gerçekten kusuruma bakma, ağzını o kadar sıkı bağlamışım ki, sen insanların karşısında konuşurken anlamadığım yetmiyormuş gibi şimdi de anlayamıyorum. Neyse zaten o kadar konuştuğun yeter, kimseye konuşma fırsatı bile vermemiştin ama buradayız şu an. Benim yerimde, gökyüzündeki tahtından ziyade..."sıska adam çömelerek toprağı ellerinin arasında gezdirdi.

"Sana, uuuhhmm sana daha önce bunların açıklamasını hiç yapmış mıydım ?" diye tekrar sorarak ellerini gösterdi. "Senden önce, -elbette yine senin gibi çok konuşan birisine- konuşma hakkı vermiştim ama biliyor musun ? -ELBETTE BİLMİYORSUN OROSPU ÇOCUĞU- Konuşması toplasan üç saniye sürmüştü. Sonra bıçaklarımı çenesinin altından ağzına geçirdim. Onun neden öldüğünü az sonra anlatacağım lâkin önce şundan alıp damağını tatlandırmak ister misin ?" İnce elleriyle bir kaseye koyulmuş kuru üzümü uzattı. "Sonra çok kötü davrandığımla ilgili hayranlarımdan şikayetler alıyorum, AL ŞU SİKTİĞİM KASESİNİ!" Adamın elleri bağlıydı, almadı ve sıska olan kaseyi adamın yüzüne fırlatmıştı.

"Pardon! Gerçekten pardon ama ben sana bunların açıklamasını anlattım mı ?" yine ellerine gitti kör bakışları. "Senden önceki arkadaş da bu üzümleri boşu boşuna yere dökmüştü, yani baktım ki ağzını burada açamıyor bende yardım etmek istedim, çenesinden bıçaklarımla girerek; döktüğü bütün üzümleri oradan yedirdim. Yani sana da bunları yapacak değilim. Bak sana içimdekileri anlatacağım, neden buradasın biliyor musun ? Çünkü yıllarca insanlara değişmeleri gerektiğinden ziyade, sürekli kendi kafandakileri anlatarak, onları yanlış yerlere yönlendirdiniz, yani insanlara kendileri olmayı keşfettirmediniz anladın mı ? Ellerine mantıksız uğraşlar vererek, gittikleri yolda kestirmeden kayboluşa sürüklediniz. Sonra onları bir şekilde ödüllendirdiniz ki yaptıklarının her zaman en doğrusu olduğunu düşünsünler. Yıllarca, asırlarca aynı şeyleri yaptılar, bazen üzülüyorum, yani onların deli olması imkânsız esas sen ve yoldaşların tamamen kafayı yemişler. Onlara değişmeleri gerektiklerini değil, bunun yerine aynı şeyi yapmalarını tavsiye ettiniz. Bu nasıl bir ibneliktir ki ? NEDEN insanlara doğru olanı değil de her zaman yanlış yolu doğrularla süsleyerek gizlediniz ve öğütlediniz ? Yıllarca, aylarca, haftalarca, günlerce, saatlerce aynı şeyleri yaptılar; farklı bir gerizekalılık ise hâlâ yapıyorlar. Onları varlıktan yokluğa sürüklediniz. Şimdi sıra sen ve ekibinde, buraya kadarmış. Bu kadar zamanını aldığım için özür dilerim ama son bir şey soracağım, ben sana bunların açıklamasını yapmış mıydım ?"

                  - - - kapı gıcırtısı ardından, nefes alış verişi bile duyulmayan, derin bir sessizlik - - -

Pazar, Şubat 07, 2016

Seyyah'ın İçe Vurumu

"Özür dilerim ama yalan söyledim." dedi Seyyahbendar, "Gerçekten üzgünüm, nasıl anlatabileceğimi bilemiyorum ki bugüne kadar zaten kimse anlamadı sen de onlar gibi olacaksın."

  Kadın bu son anında üzüntüyle ölmek üzere gözlerini devirmişti ve aslında haklıydı bile lâkin Seyyah bu anı zaten daha önce defalarca yaşadığı için, ona sıradan geliyordu ve yine aynı şey olacaktı. Oldu da zaten, kadının kulağına uzanarak; bu hayatta -ve eğer varsa ötekinde de- diye ekleyerek asla yok olmayacağını; onaa, onun daha öncekiler gibi yok olduğunu ve sonrakilerin de yok olacağını, son nefeslerinde ise kadının bunca yokluğundaki zamanlarda onu asla özlemediğini fısıldadı.

Pazar, Ekim 25, 2015

Beklenmeyen


"Ahahhah ahah... Yapma lütfen, gülmekten öldüreceksin beni Seyyah." dedi, masanın en solundaki adam. O kadar çok gülmüştü ki, oturduğu sandalye iki ayak üzerine çıktı.

"İşte, evet, işte ben de bunu söylüyorum sizlere. Düşünsenize; böylesine mutlu olup gülebilirken niçin ölesiniz ki ? Beyler, anlamanızı beklemiyorum ki, sizler öleceksiniz lâkin ben, ben ölmeyeceğim. Ölüm anlamsız, çukur, boş bir oda. Neden öleyim ki ? Yaşanacak bir sürü duygu var, konuşacak düzinelerce konu , birlikte olunacak bir sürü kadın var. Şimdi söyleyin, ha, neden öleyim ?"

Adam bunları anlatırken hiç gülmüyordu esasen. Arkadaşlarını sırf bunu konuşmak için, Kanatlı Balık Hanı'na çağırmıştı. Onlar onu dalgaya almaktan başka bir şey yapmıyorlardı. Ölümün konuşulduğu masaya uzak bir yerde, ateşi tüm dünyayı aydınlatacak gibi gürleyen şöminenin karşısında iki adam konuşuyorlardı. Sessizce.

"Bence bu kadar düşünme, daha geçen gün bir tanesi daha ölmeyeceğini iddia ediyordu. Ne zaman ölmüştü ? Anlattıktan hemen sonra mı ?" dedi, kısa olan.

X X X

"...Ben ölümü gördüm, hatta birçok ölümü gördüm. Bir keresinde; arsızlağa, soysuzluğa ve şerefsizliğe batmış bir köyün tek gecede eridiğine tanıklık ettim. Yaşlılar, kadınlar, çocuklar... Hepsi erimişti. Çok saçma bir sebepti üstelik. Sanırım onu da anlatabilirim. Günün birinde; ticarete gittiğim güney köylerinden birisine garip bir adam geldi. Her yıl giderdim oraya ve halkını az çok tanırdım ama bu adam farklıydı, bir yabancı ve yerli halk yabancıları sevmezdi, bunu da sevmediler. İşte bu adam meydana geçti ve birden o gece tüm köyün yok alacağını söyledi. Dünyaya bu kadar zarar verdiklerinin yeterli olduğunu bağırdı. Etrafında toplanan, köyde sözü geçen insanlar, onu köyün kralına götürdüler. Kral ölüm hükmü verdi ve yabancının kellesini uçurdular ve kafasını meydana astılar. Sonra gece oldu ve ne oldu biliyor musunuz ? Bütün evler, ahırlar, insanlar... Eridiler. Her şey eridi, ta ki geriye sadece kral kalana kadar. Kralın vücudu donmuştu. Benzi soluk ve gözleri düşmüş, çaresizlik içerisinde. Sonra insanların boğulduklarını, yandıklarını gördüm. Ben ölümü gördüm. Bir anlamı yok ve ben ölmeyeceğim. Her şeyin bir ilki vardır. Talih bana gülebilir." dedi, Seyyahbendar, bardağını yudumlayıp arkasına yaslanırken.

"Seyyah, sen sadece bir aptalsın, üstelik güney toprakları ıssızdır, en ufak bir yerleşim yeri bile olma ihtimali yok. Ve dostum ölüm herkesi bulur, istisnasız."

"Evet istisnasız ve ansızın." dedi diğeri.

"Evet ansızın ve hiç olmadık bir zamanda." dedi bir diğeri de.

"En ufak bir yararı olmayan olayın gerçekleşmesini istemeyiz değil mi ? İşte dostlarım ölüm de böyle. Kimsenin ölmeye ihtiyacı yoktur."

X X X

Şöminenin önünde bir hareketlilik vardı. Daha kısa olan uzun olana bakıp şöyle dedi, ayağa kalkarak:"Ben, onu yakından dinlemeyi gerçekten istiyorum."

Daha uzun olan arkasını dönüp uzaklaşırken: "Ben, bunu söylemeni bekliyordum." diyerek çıktı.
Kısa olan şömineden uzaklaşarak masaya yaklaştı ve Seyyahbendar'ın yanına gelip sohbete dahil oldu.

"Ölüm hakkında söylediklerinizi işittim ve doğrusu neden ölmek istemediğinizi merak ettim." dedi, hafifçe gülümseyerek.

Seyyahbendar kısa adama dönerek: "Ah, evet, çünkü benim için anlamı olmayan bir şeyi istemem. Bu dünya, bu zaman yeterince geniş ve anlamam gerekiyor." diye cevap verdi.

"O zaman ölümü biliyor olmalısınız. Gereksizliğinden çok eminsiniz. Bakın ne yapalım, sizinle tekrar Kanatlı Balık Hanı'nda buluşalım lâkin iki yüz yıl sonra."

Kısa adam masaya selam vererek handan dışarı çıktı. Masadakiler Seyyahbendar'a dönüp dalga geçmeye devam ettiler.

"Ahahah ha... Seyyah, iki yüz yıl sonra demek ha ? Ahahahha! Dostum, bugün sayende çok güldük."

"Biz de zaten altı asırdır bu anı bekliyoruz. Ahahahahahah!"

"Mezarından kalkar gelirsin artık dostum. Ehehehehhe!"

Seyyahbendar hiç tepki vermeden adamın arkasından seslendi:"Sen onları takma, bana karşı hep böyleler iki asır sonra görüşürüz. O sefer kendini tanıtma şerefine de nail olabilirim belki. Unutma! İki asır sonra."

"Ohahah hahhah ha. Seyyah, bugünlük bu kadar yeter lütfen. Gülmekten öldüreceksin şimdi."

X X X X X X X X

***iki yüz yıl sonra***

"Evet, hanın ismi değişti doğal olarak. İnanabiliyor musun ? Son bir asır içerisinde tam yirmi defa el değiştirdi bu han. Üç kez de ismi değişti. En sonunda ise Beyaz Miyostun Hanı yapıldı. Bana kalırsa hoş bir isim ama kimse miyostunun gerçekte ne anlama geldiğini bilmiyor. Sahibinin anlattığına ise inanılmıyor. Dediğine göre bugüne kadar hiç görülmediğini düşündüğü bir kuşun adıymış. Üstelik bu ismi ona kuş söylemiş. İnanabiliyor musun ? Konuşan bir kuş!"
Seyyahbendar, karşısındaki adama bunları anlatırken yanlarından geçen kızdan da iki içki istemeyi ihmal etmedi, kendisinin ısmarlayacağını da söyledi. O sırada yabancı Seyyahbendar'ın neden gerçekten ölmediğini merak ediyordu.
"Evet," dedi yabancı, "...daha kötülerini de görmüştüm."
"Sana son asır aklımda dolanan tek düşünceyi söyleyeyim mi ? Neden ölmediğimi merak ediyorum. Eskiden bir söz duymuştum. Bir şeyi ne kadar çok dile getirirsek, gerçekleşme ihtimali de o kadar artarmış." dedi Seyyahbendar, kızın az önce getirdiği soğuk biradan yudumlarken.
"Bana sorarsan, ki soracaksın, bu konu söylediğin şeye ne kadar inandığına bağlı." Yabancı da birasından birkaç yudum aldı. "Sen," diye devam etti, "...kusursuz bir inançla bunu söyledin, çok büyük ihtimalle lâkin aynı zamanda Ölüm'ün kimseye tolerans göstermediğine adım gibi eminim. Talihli bir insansın."
"Veya ne istediğini bilen bir insanım. Şu sıralar pek bilemesem de. Bak geçen yüz yılda neredeyse beni bir tür şeytan ilan edeceklerdi, bir kısmı büyücü diye de tutturmuştu. Kara bir büyücü ama sadece ne istediğini bilen bir insanım." dedi Seyyahbendar.
"Peki ellerinden nasıl kurtuldun ?"
"Ahahhhahh... Tabi ki kara bir büyücü olduğumu söyleyerek. Eğer beni öldürselerdi, lanetim ile soylarını çürütüp onları yerle bir edecektim sözde. Oahahhhahhahh hahha... Yüzlerindeki ifadeyi görmeliydin. Sonra ise birçok savaşa katıldım. Kimin için savaştığımı bile bilmiyordum kimi zaman. Bir keresinde bütün savaşlarından galip gelmesini bana bağlayan bir kral ile arkadaş olmuştuk. Bana akıl almaz hazinesinden bağışta bulundu. Adam ellerimde ölürken, yıllar geçmesine rağmen ilk karşılaşmamızdaki kadar genç göründüğümü söyledi. Karısı beni kıskanırdı, eşinin erkeklerle birlikte olduğunu düşünüyordu. Aptal kadın, krallığı yönetemeyip çökertti."
"Ölüm hakkında düşüncelerin hâlâ aynı mı ? Bu arada hareketli iki asır olmuş." dedi yabancı iki bira daha isteyerek.
"Elbette aynı. Yaşanacak daha çok şey var. Daha iyi anlıyorum biliyor musun ? Zaman geçtikçe, yaşadıklarımın ne kadar az olduğunu ve yaşayacaklarımın sonunun görünmediğini. Neden ölmek isteyeyim ki ? Ha ? Neden ?"
"Demek hâlâ aynısın, o zaman bir asır sonra görüşmek üzere ben gidiyorum. Yapılacak çok işim var." dedi yabancı ve vedalaştılar.
X X X X X

***yüz yıl sonra***


"Düşünsene yüzyıllardır burada seninle buluşuyoruz ve kimsenin bundan haberi bile yok! Bu duygu beni kendisine oldukça çekmeye başladı." Seyyah'ın saçında beyazların olduğunu gördü ansızın yabancı, daha önceki yüzyıllarda ya farkında olmamıştı bu kadar ya da yoktu. Önemsemeden Seyyahbendar'ı dinlemeye devam etti. "Sence," dedi Seyyah, "Neden ölmüyorum yabancı ? Neden ben ölmüyorum ? Neden etrafımdaki, değer verdiğim veya vermediğim insanların hepsinin yok oluşlarını görmek zorundayım ? Bak sana bir sır vereceğim, artık duygusuz bir insan olmaya başladım, eskiden insanları önemserdim, anlarsın ya, onları dinlerdim lâkin artık gördüğüm onca şeyden sonra, yaşadığım onca duygudan sonra; bunların beni hayattan nasıl soğuttuklarına tanıklık ettim. Anladım ki, ne kadar çok şey yaşarsan o kadar çok duygusuz bir insan olmaya başlıyorsun çünkü başka bir insanla arandaki paylaşımların çoğu duygular üzerine kurulu ve ben başka insanların yaşayacağı duyguların hepsini yaşadım sanırım, hepsini yabancı. Artık tat alamıyorum, Bu dünyanın neredeyse her toprağında ayak izi bıraktım, her suyundan tattım, savaşlara girdim, bir sürü aile kurdum, büyük bir soyum oldu, binlerce kadınla birlikte oldum ama neden yabancı ? Neden ? Daha yüzyıllardır senin kim olduğunu bile bilmiyorum. Ne adını ne sanını." Seyyah konuşmaya o kadar dalmıştı ki, bulundukları yerin yavaş yavaş karardığını fark etmemişti. Hanın görüntüsü, içindekilerle beraber yavaş yavaş soluklaşmaya başladı.

  Yabancı ağaya kalkarak, hâlâ bir şeyler anlatmaya çalışan adamın arkasına geçti ve ardından sağ eliyle Seyyah'ın omzunu tuttu bir saniyeliğine ve daha ne olduğunu bile anlayamadan önce elindeki bardak düştü ardından olduğu yere adamın kafası düştü, sanki uyuyakalmış gibi.

"Zamanı geldi, artık..." yabancı cümlesini tamamlayamadan hanın kapısı gıcırdadı, Dikkati dağılmış bir şekilde o yöne baktı ve kapıdan içeri giren birisini gördü.

                                                                         X X X X X


  Yavaşça başını eğerek, "Kardeşim." diye selamladı içeri gireni, takibinde aynı cevabı aldı. Elini uykuya dalmış gibi görünen adamın omzundan kaldırarak, geri giden adımlarla odanın içinde soluklaşıp kayboldu.

  Yeni gelen adam bir süre içeriyi izledikten sonra Seyyah'ın karşısına oturdu. Boyu uzundu ve bembeyaz bir teni vardı, üzerine giydiği siyah pardesü, sanki rüzgarlı bir alandaymışçasına durmadan sağa sola savruluyordu. Arada adamın kafası istemsizce titrek hareketler yaparak, ürkütücü durum oluşturuyordu. Böylece kısa bir zaman Seyyahbendar'ı izledi.

                                                                          X X X X X

"Uyan Seyyah, ben Kader."

Hızla, irkilerek uyandı adam, çelimsiz görünüyordu, teni soluklaşmıştı. 

"Neredeyim ben ? Ne oldu ? Sen kimsin ?"

"İnsanlar tarafından koyulmuş bir sürü ismim var, sen Kader diyebilirsin bana. Handayız, bayılmıştın. Ben seni uyandırdım."

  Seyyah durumu anlamaya çabaladı, duraksadı ve o ana kadar neler olduğunu düşledi. Uzun süredir yaşıyordu; yaşadığı bir sürü önemli olay vardı, aynı handa iki yüz yılda bir veya yüz yılda bir buluştuğu, kim olduğunu dahi bilmediği yabancıyı hatırladı. Bunun nasıl mümkün olabileceğini o an kavrayarak irkildi, şu an kendisini yalnız ve güçsüz hissediyordu. kendinden eminliğini kaybetmişti, sesi ürkek çıkıyordu.

"Peki, sen burada ne yapıyorsun ? Niye kimse yok ?"

"Sana birkaç soru sormak için geldim ve bugünse eğer, tamamlanması gereken bir işim var, senin yardımına ihtiyacım var anlayacağın. Öncelikle en çok merak ettiğim şey şu, niçin ölmek istemediğin. Amaçladığın şey ne ?" Ellerini birbirine kavuşturarak dinleme arzusunu belirtmeye çalıştı Kader.

"Buna amaç mı diyorsun ? Hem madem sen kadersin benim hakkımda olacak olanları senin bilmen gerekiyor, amacım diyorsun ki bir amacım dahi yok, bunu bilmen gerekiyor. Sadece ölmeyi istemiyorum, aynı anda iki bardak suyu içmek kadar gereksiz. Zaten fazlasıyla ölüme tanıklık ederek sürekli ölüyorum. Bunlar bana yetiyor. neden öldükten sonra başka bir hayata inanmaya ihtiyacım olsun ki ? Hayat zaten burada, bak şu an burada oturuyorum ve bunu hissedebiliyorum, ateşin sıcaklığını, havanın soğukluğunu hissedebiliyorum. Sana dokunduğumda tenini hissedebiliyorum." Bunu derken elini adamın göğsüne doğru dokunmak için götürdü lâkin adamın göğsünün içinden geçip sandalyenin arkasına çarpmıştı. Yüzyıllardır unuttuğu bir duygu içinde, ansızın sert kayalara vuran amansız dalgalar gibi şiddetle, her saniye artarak kabarmaya başladı. Korkmuştu Seyyah, şu an hiçbir şey anlamıyor ve bilmiyordu, bu durum onu oldukça korkuttu. Bir şeyler daha vardı lâkin adını unutmuştu, kendisine sürekli bir süre sonra ne olacağı ile alâkalı sorular soruyordu, ne yapacağını, neye cevap verebileceğini bilmiyordu.

"Şüphe," dedi Kader, "Bu duyguya ise şüphe diyoruz. Korku ve şüphe insanı bir şeyleri yaşamaya iter. Seyyah, insanoğlu duyguları olmadan bir hiçtir. Bak bana dokunamadın, çünkü benim varlığımın bir önemi yok benden bir tane daha olabilir ama sen öyle misin ? Hayır, kendi oluşturduğun fikirlerin sayesinde yüzyıllarca yaşadın, yüzlerce insana dokundun, tanıdın, tattın,  savaştın, hissettin... Bir süre sonra bunları ilk günkü kadar heyecanla yapmamaya başladın, alışkanlığa dönüştürdün. Yani, yaşamı erteleyemezsin, onu bir tür alışkanlığa dönüştüremezsin ama sen bu duruma sokmuştun, kimseye bahşedilmemiş bu özel hayatını. Kısır döngü içerisindeki hayatta duygu yoktur. Alışkanlık vardır. Sürekli yenilerini oluşturmak, geliştirmek varken, sen varolan kimliğini kaybettin bu alışkanlıkların içerisinde. Onca zaman yaşadığını sanmıştın ama sen zaten yaşarken ölüydün. Kimse varlığından bile haberdar olmadı, gelip geçici arkadaşlıkların, gelip geçici ilişkilerinle bataklığın içinde yüzdün. Siz insanlara her baktığımda üzülüyorum, üzülüyorum çünkü varolmanın mükemmelliğini günlük hayatlarınız içerisinde unutmuş gitmişsiniz. Bir şeyleri veya birilerini hissetmenin o tarif edilemez duygusu sizler için çok sıradan olmuş. Şimdi geçmişinle alâkalı korku duymaya başlıyorsun ve takibinde geleceğinle ilgili şüphe. Yüzyıllar sonra ilk defa... İşte şimdi yaşıyorsun Seyyah. İnsanlar duygulara bağımlıdır, birilerini sende uyandırdığı duygular için seversin, belki unuttuklarını ama hepsi duygudur sonuçta. Bugüne kadar boş bir kitap sayfasına veya yolda yıllarca oradan oraya sürüklenmiş bir dal parçasına aşık olan, sevgi besleyen, dost belleyen bir insan tanımadım. Onlar sende duygular uyandırmaz ki, onlar sadece dururlar ta ki o boş sayfa doldurulup, dal parçası toprağa dikilip yeşerinceye kadar. Duygular... Sevgi, korku, acı, üzüntü, ölüm... Bunların her birine sahip olmak için ölümsüzlüğünden vazgeçecek, senin hayal dahi edemeyeceğin varlıklar tanıyorum ama siz insanlar farkında bile değilsiniz bu mucizelerin. Senin için hep eskisi gibi bunların farkında olmanı diledim ama olmadı. İşte o zaman ölümsüzlüğünün bir anlamı olacaktı biliyor musun ? Başarmış olacaktın, ilk olacaktın... Şimdi korku ve şüpheyi bırak artık onlar geride kaldı, yenisini hissedeceksin. İlk ve son defa, en özel olanların ikincisini... Elveda... Sonsuza dek..."

  Seyyah, Kader'in anlattıklarına hiç tepki verememişti, adam oturduğu yerde öylece kaldı, düşündü, korktu, şüphe duydu. Söylediği her şeyde haklıydı, yüzyıllarını hayatın içerisinde yaşarken kaybetmişti. Eğlenmişti, savaşmıştı, ağlamıştı ama korkmamıştı veya şüphe duymamımştı çünkü ölümsüzdü. Geçmişin aksine artık her saniye korkuyor, şüphe duyuyordu. Kader göz kırparak elindeki büyük kitapla soluklaştı karşısında. Kaderini düşündü, sorgulamaya başladı: "Madem," dedi kendi kendisine, sesli düşünüyordu, "Hayatımda neler yapacağım belli, yanlış tercihler yaptığım belli, neden beni tek başıma bu saçma hayatta bıraktınız ?" Cümlesinin sonuna doğru, yüzyıllar sonra ilk defa yüksek sesli, bağırarak konuşuyordu. "Bu kaderi ben seçmedim! Lanet olsun her şeye, daha önce söylemediğiniz her şeye lanet olsun!"

  Haşimle yerinden kalktı Seyyah, nereye olduğunu aldırmadan koşmak istiyordu. Çevresindeki soluk ortamın gittiğini fark etti bir anda, insanlar vardı; gülüyorlar, birbirlerine eğlenceli hikâyeler anlatıyorlardı, kimisi yanındaki kadınla meşgulken kimisi karşısındakiyle dalga geçiyor kimisi ise iki yanındaki masadaki insanları gözleriyle yanındakilere işaret ederek, o masadaki insanlar hakkında fitne çıkartıyordu. Seyyah aklını kaybedecek gibi olmuştu, handan çıkıp asla geri dönmemeyi düşündü ve ölümsüzlüğünü batıda, bir göl kıyısında sonsuza kadar sakin bir şekilde devam ettirmeyi kafasına koydu. Tam bir adım atmıştı ki daha önce yere düşürdüğü büyük içki bardağına bastı ayağı. Düşerken kafasını karşıdaki masanın kenarına vurdu, öylece bayıldı.

                                                                      X X X X X X

   Gözlerini açtığında karanlık bir boşluktaydı. Yarılmış başını eliyle sıvazladı, kanlanmıştı. Aldırmadan, sendeleyerek ayağa kalktı. Beyninde sürekli son kurduğu cümleler yankılanıyordu:"Lanet olsun her şeye, daha önce söylemediğiniz her şeye lanet olsun!" durmaksızın bunları işitiyordu kendi içerisinde. Nereye olduğunu bilmeden koşmaya başladı, hiçbir şey görmüyordu, korkmuyordu ve şüphe de duymuyordu yine. Bir anda kaderi hakkında yeni düşünceler belirmeye başladı, Neler yapacağı ve neler yaptıkları konusunda düşünmeye başladı, neler yapacağını şu anda bilmiyordu. Neler yaptığına gelince yüzyıllar boyunca iyi bir insan olmayı becerememişti, sadece ve sadece kendi işleriyle meşgul olmuştu, kendi istekleriyle. İnsanlarla adam gibi ilişkiler kuramamıştı, ellerinde ölen kralı düşündü o an, belki o kral onca zaman elde edebildiği tek arkadaşı olabilirdi. Bu kaderi zaten kendisinin seçmiş olduğunu anladı, kendi yaptığı seçimleriyle kaderini zaten kendisi belirlemişti çünkü özgür, hür iradesi ile yapmıştı her şeyi. İyi veya kötü elde ettiği her yolun zaten kendi kaderi olduğunu da anladı, hayat bunu kavrayamaması için basit meşgaleleriyle aklını bulandırmıştı, herkese bunu yapıyordu aralıksız herkese. Bu tuzağa girmemiş olmayı yeğlerdi.

   Göremediği sert bir yere vurdu, çarpmanın etkisiyle tekrar başı ağrımaya başladı. Çevredeki karanlık silindi, hanın kapısını gördü Seyyah, el yordamıyla kapısını açarak içeri girdi, kimsenin olmadığını görünce şaşırdı ve ilerledi, düştüğü yere baktı. Kan izleri duruyordu. Bir anda arkasındaki kapı açılıp kapandı hızlı bir şekilde. Seyyah arkasını döndüğünde hiçbir şey görmedi. Yanındaki şömineden yeni yanmış odunların tutuşma sesleri yükseldi, o yöne yöneldi Seyyah. O sırada kapıdan tekrar sesler gelmeye başladı, kafasını tekrar çevirdiğinde kapının içinden bir şeyin havada süzülerek geçtiğini gördü. İçerisi soğumaya başladı, bu giren şey oldukça uzundu, üzerinde Kader pardesüsüne benzeyen siyahlık vardı, yine rüzgar varmış gibi sürekli savruluyordu. Odanın içerisinde yuvarlaklar çizdi bir süre, sonrasında Seyyah'ı yeni fark etmiş gibi durarak ona döndü, başta kafasını fark edemedi adam, yaklaşınca etraftaki karanlık kalktı ve sivri sivi yedi ucu olan ve her ucunda garip şekiller bulunan miğferi gördü, göz boşluklarından kara kara dumanlar akıyordu.

   "Seyyah," dedi kara miğfer. "Elveda... Sonsuza dek..." Hızla tekrar odanın içerisinde daireler çizdikten sonra Seyyah'ın etrafına geldi ve onu tamamen sardı, ağzından vücudunun içerisine girerek, Seyyah'ın gözleri kararttı, tek ses dahi çıkartamadı lâkin çığlık atıyormuşcasına kıvranarak yere kapaklandı, ne yaptığının farkında bile olmadan şöminedeki bir ucu dışarı çıkan oduna vurdu gövdesi ve öteki ucu ateş içerisinde yıkanan odun Seyyah'ın üzerine düştü. Kıyafetlerin alev alışını hissetti Seyyah, ardından teninin ateşte kavrulmasının getirdiği acıyı hisetti. Vücudu kapkara olduktan sonra, çıktı içerisinden kara miğferli, son defa hızlı daireler çizdi odanın içerisinde ve hızla Seyyah'a bakarak geldiği yerden kayboldu.

Salı, Ekim 06, 2015

Noluyo lan!

  Yahu tanıştığım her insan, az biraz benim hakkımda fikir edindikten sonra -ki bu fikirleri bile nasıl ve kimlerden edindikleri sikimde değil, çünkü yanlış yaptıklarının, neyi yanlış yaptıklarının farkında bile değiller- niçin sürekli etrafı eleştirdiğimi bana soruyorlar ve bunun yanlış olduğunu söylüyorlar. Diyorlar ki, devamlı kötü tarafı görüyorsun; evet kabul ediyorum, kötü tarafı çok daha fazla görüyorum lâkin siz gerizekalıların göremediği şey şu, ben eleştirdiğim ve bu tarzda takılan tanıştığım her insana yaptıklarının ne kadar saçma olduğunu tatlı bir dille anlatmaya çalışıyorum, onları bir şekilde ikna çabasına giriyorum ama umrumda değil ki, bu kadar eleştiriyorsam, bir şekilde karşıt bir şey de yapmam gerekiyor değil mi ? Lâkin beyinsiz, düşünmekten yoksun insan görünümlü, yosun beyinliler bunların zerre farkında değiller.


  O kadar lafı bana söyleyen insanların hepsi beni tanımak için; benimle zerre kadar gerekli muhabbeti yapmamış, benimle girdiği her tartışmaya daima kendisinin haklı olduğunu düşünerek girmiş, anlamak, idrak etmek konusunda kesinlikle ama kesinlikle sorunları olmuş, en basitinden çaba içerisine bile girmemiş, bakın ÇABA içerisine girmemiş diyorum yahu, bu amına koduğumun çabası ile hayatta, hayalindeki her şeyi elde edebileceğinin bile farkında değil bu varlıklar lâkin benim hakkımda kesin kararları var. Vaov...

  Ya anlamıyorum, ben cidden anlamıyorum biliyor musunuz ? Yani hakkımda şöyle veya böyle -iyi, kötü olmasının bir önemi yok- bir şeyler söylemeni kim önemser ? Kimin umrunda ? Sen ve ben zaten hayat içerisinde kaybolup gideceğiz, bırak da şu çabaladığım şeylerin sizlerde gösterdiği etkileri görerek, yaptığınız saçmalıklara biraz güleyim, siktirin gidin bulaşmayın bana. Derslerinize çabalayın, ananıza-babanıza çabalayın, bırakın ben etkimi yapayım. Hayatının şu üniversite kısmında beni tanımaya mı çaba harcadın da insanlara söyleyebileceğin fikirlerin oldu ? Üstelik benim hakkımda. Neyin çabasındaydın ?

  Hadi ben size neyin çabasında olduğunuzu anlatayım, çünkü ben sizleri daima izledim, çaba harcadım, anlamaya çalıştım. Gerçek yönlü fikirlerimi, kendinize itiraf etmediğiniz gerçeklerinizi yazayım.

  Öncelikle gerçekten o kadar bağnaz fikirli ve gerizekalısınız ki, yani gerçekten buna inanabilseniz keşke; o kadar çok, büyük, devasa boyutta gerzeklersiniz ki şu an hiçbirinizle konuşmuyorum çünkü benim çabama karşılık sizden kazanabilecek zerre kadar bilgi yok ama benden hep çaldınız, fikirlerimi ve bilgilerimi çaldınız. Egolarınızın peşindeydiniz, her fırsatta küçük düşürmeye çalışabileceğiniz en ufağından dahi olsa konular aradınız, "Neden Ersin'in bu kadar çok tanıdığı var ? Neden kızlarla iyi anlaşıyor, neden kız arkadaşları fazla ?" bu siktiğimin konularını bile solucan beyinlerinizde düşündünüz, "Ooh, acaba neden Ersin her seferinde yeniliklerle, yeni fikirlerle, eğlenceli şeylerle gelebiliyor ?" diye kendilerinize sorarak, gereksiz kıskançlık yaptınız, "Ersin neden ön planda, sikerim böyle işi, her seferinde bu çocuk bunu nasıl başarıyor ?" diye sorarak, beyinsizlik yaptınız. Halbuki benim ön planda olduğum falan yok, ben sizler gibi maskeler takarak, ortamlara ayak uydurmaya çalışmadım, her zaman kimsem, o oldum. Farklardan birisi buydu. Yalanlarınızı bir kenara bırakıp, hâlâ anlayamadığınız şeyleri kendinize itiraf etseniz keşke! Bu yazıyı bile "kendini beğenmişlik" olarak anlayacak gerizekalılara diyecek bir şeyim yok. Şu yaşına gelip; "kendini beğenmişlik" ve "kendini bilmek" arasındaki farkı idrak edememiş solucanlar. Ben sizleri anlamak için çaba gösterdim lâkin siz sadece sonuçlara odaklanan varlıklarsınız.


  Neden sürekli güldüğümü, hayattan nasıl oluyor da bu kadar zevk alabildiğimi soruyorlar bir de; çünkü çabalıyorum, anlarsın ya, aklımda kimseye söylemediğim şeyler için çabalıyorum. Anlatmıyorum, hani siz varlıklar sonuçlara bakarsınız ya, bu çabalarımın sonuçları gelmeye başladığında zaten sizler de sorularınızın cevaplarını kendi kendine zaman içerisinde alacaksınız. Bırakın beni de şu, gelip gideceğim dünyaya unutulmayacak olan etkiyi bırakayım, siz zaten saçma sonuç odaklı anlayışınızla hayatta yaşarken silinip gideceksiniz.

Pazar, Mayıs 10, 2015

Neyimiz var ? Neyimiz yok ?

Neyimiz var;
İyi bir seviyede bilgisayarlarımız, eskisinden daha kaliteli lâkin gelecektekinden çok düşük ve bunun doğurduğu duygudan ötürü sürekli değiştirme hissiyatı içerisinde bulunduğumuz arabalarımız, cep telefonlarımız, kendi aramızda bunda bile olur mu lan (?) diyebileceğimiz şıklıkta ayakkabılarımız hatta bir nevi kıyafetlerimiz diye genelleyebiliriz, hızlı internetimiz, hoş kulaklıklarımız, masa başında kendimize doğru düzgün vakit ayıramadığımız, çevremizde olandan bitendan bihaber olduğumuz yüksek maaşlı işlerimiz, birbirinden güzel sevgililerimiz, yüksek binalarımız, sağlık sigortalarımız, yaşamamız için sürekli tüketmemiz gereken ve parasını vererek elde ettiğimiz pet şişeler içerisinde sularımız, sürekli zamlanan ve hormonlu meyvelerimiz ve sebzelerimiz ve bunlara benzer birçok şeye sahibiz. ^_^ Ne güzezl de mi ? Peki ama,

Neyimiz yok;
Hislerimiz. Koklayamıyoruz, dokunamıyoruz, hissedemiyoruz, sürekli bir şeylere bağımlı ediliyoruz. Kısacası daha doğarken bir imza atıyoruz hayata, sen benim hislerimi ben senin benim yaşamam için zorunlu olan şeyleri bir şeyler karşılığında senden alacağım diye. Çok garip değil mi ya? Hayatımızı devam ettirmek için suya ihtiyacımız var lâkin sağlıklı bir su için marketlerde yarım litrelik suya 50 kuruş ve 1 lira arasında değişen bir miktar veriyoruz. Abi benim sağlığım için devam tüketmem gereken bir şey bu. Aklım almıyor.

Hacettepe Üniversitesi İçerisinde BAM'ın Gereksizliği

Farkında mısınız bilmiyorum ama Hacettepe Üniversitesi içerisinde bir tane çok ama çok gereksiz yer var.

Hepimizin genellikle vakit geçirdiği lâkin farklı amaçtaki orospu çocuklarının her zaman vakit geçirdiği bi yer olan BAM. Bence BAM, Hacettepe'nin tarihine kara bi leke sürüyor ve bu leke zamanla baş edilemez bir yer alıcak. Şu an pek çok öğrenci bunun farkında değil. Esas amacı öğrencilerin toplanıp beraber eğlenmesi, tartışması kısaca güzel vakit geçirmesi olması lâzım ama böyle bir durumu çok nadir görüyorum. Geçirdiğim üç yıl içerisinde, orada insanların yaptıkları şeyleri kısaca sıralarsak;

-Birbirini çekiştirmek,
-165 metre kaldırdıkları götleriyle insanların ego tazelemeleri,
-Üstünlük gösterisi,
-Dedikodu,
-Kız veya erkek gözetip, minimum düşüncede tanışmak maksimum düşüncede sevişmek,
-Etrafını yozlaştırmak,
-Kas gösterisi,
-Göt gösterisi,
-Boş boş oturmak,
-Arabası veya motoru olduğunu etrafına "zorla" göstererek, sanki uzaya mekik fırlatmışçasına bir tavır takınmak,
-Ben hepinizden farklıyım çabaları,
-İnsanları boş işlerle meşgul etmek,
-Eğlence adı altında binbir türlü şaklabanlık yapmak,
-Hayatı boyunca hayvan sevmemiş orospu çocuklarının orada bir iki kız veya erkek düşürürüm düşüncesi ile köpeklerle aptal saptal uğraşmaları,
-BAM'ı esas amacından tamamen saptırmak,
-Sağa sola aptal aptal reklamlar asmak,
-Daha üniversiteye geleli bir dönem olmuş orospu çocuklarının, sanki tüm üniversite kendilerine aitmiş gibi tavır takınmaları,
-Birbirini tanımayan insanların, sanki yıllardır berabermişçesine gevşek gevşek muhabbet etmesi, özellikle dişi varlıklar bu işte çok başarılı,
...

Ben bu listeyi daha çok uzatabilirim ama keseyim burada. Yukarıdaki sebeplerden dolayı bence bu insanlar üniversiteye okumaya gelmemişlerdir ya da gelememişlerdir. Hani fiziki olarak buradalar ama akli olarak değiller çünkü akıl zaten yok. Bir de tüm bu gereksizliklerin içinde giderler bir de bu insanlar, akşamları bilgisayar başına geçip, Facebook'ta itiraf kampüsüne itiraf yaparlar veya olanları okurlar. Neden biliyor musun ? Çünkü bu adam veya kadın; kas gösteriyor, götünü gösteriyor, arabasını gösteriyor, motorunu gösteriyor, Caribou'ya gidip en pahalı içeceği söyleyip bir masaya oturup 9 saat boyunca kitabın aynı sayfasına bakıyor tamam mı ? Sonra tek kalınca, "Acaba fark edildim mi ?" düşüncesi ile bunlara bakıyor. Ya bu varlıkların ne ailelerine ne de kendilerine bir faydası vardır bence. Muhabbeti kesmek lâzım bunlarla. Bu insanlar size sadece gördüklerinde selam verirler, amaçsız amaçsız aynı masaya arkadaş vasıtası ile oturduğunuzda, gelişi güzel "Naber ya ? Nasılsın ?" diye sorarlar. Bu insanlar ruhsuzdur, öncesinden kurulmuş robotlar gibi davranırlar. Her yerlerinden bunu okuyabilirsiniz; elleri, gözleri, hal ve hareketleri, bakışları hatta cümle kurarken seçtikleri basit ve özensiz kelimelerden dahi. Uzaklaşın bu varlıklardan, size gram faydaları dokunmaz.

BAM'ın üst katı meselâ, gazino gibi maşallah. Yani tam Ankara diyeyim. Saçma sapan insanlar ve onların saçma sapan müzikleri, eğlenceleri. Şöyle bir şey var, bu insanlara ne yaptıklarını sorsanız veya yüzlerine vursanız muhakkak verecekleri cevap; "Öyle abi-kızım ya, geldik işte, eğlenceli"  gibi, buna benzer veya yakın cevaplar verirler size, neden biliyor musunuz ? Çünkü, robot olmalarından mütevellit kendileri dahi ne yaptıklarının farkında değiller. Şu Simitçi Dünyası mıdır nedir açıınca milletin ne kadar oturmaya hevesli olduğunu daha iyi anladım ben. Amına koyim akşam dokuz on olmuş, öğlen gördüğüm adam ve karı o saate kadar aynı yerde oturuyor. Bu ne amk ya ? Nasıl bir kafa ? Zor birader, insanları anlamak çok zor. Münakaşa etmeyip, he deyip geçeceksin aslında.

BAM'ın böyle olmasının sebebi öğrenciler bir nevi, yukarıda söylemiştim. Öğrenciler kendi amaçlarına göre şekillendiriyorlar orayı ve bu karşıdaki insanların işine de geliyor. Gün geçtikçe Hacettepe Üniversitesi, bir devlet üniversitesi olmaktan çıkıyor. Nasıl mı ? Çoooook basit, para. BAM'da size yakınlık gösteren he gülüm, he bebeğim diyen dükkan sahiplerinin alayı yalan yüzlerle size gülüyor meselâ. :D Çıkar ilişkisi bir nevi. BAM, Hacettepe'nin en fazla para dönen yeri sanırım. Büyük paralar hem de. Sana KYK 300 lira veriyor, sanıyosun zenginim. Bakın hiç dikkat ettiniz mi bilmiyorum, BAM'da bir tablo yapıldı. Bunu bu fiyata, şunu şu fiyata "satacaksınız" diye. Atıyorum kolayı 1 liraya satmak zorundasın, 50 kuruşa satamazsın. Bunun gibi bir düzenleme yapıldı, bu büyük bir oyun. Dükkan sahibinin rızkına karışmak. 90 kuruşa bile satamıyorsun ki başka dükkanlar zarar yapmasın. Neyse işte bu baştaki insanlar biliyorlar bunları, öğrencinin başka çaresi yok, almak zorunda, yapmak zorunda diye diye sana ve bana, ailemize geçiriyorlar. Yani bu gerizekalı kafalar hayatlarını senin kazandırdığın paralarla rahatça sürerlerken, sen dersine mi çalışacaksın ? Sınava mı gireceksin ? Sınavdan geçebilecek misin ? Ailenin gönderdiği parayı nasıl idareli kullanacaksın ? Kız veya erkek arkadaş yapacak mısın ? Arkadaşlarınla buluşabilecek misin ? İşte sen bunların hepsini düşünmek zorundasın. Bunları bir düşün sonra de ki Hacettepe'de okuyorum be, vaaaaay aanasınıııı. Havanı sağda solda at. :D Bu insanlar senin paranı kampüsün her köşesinde elinden alıyorlar. Daha geçen gün gördüm, Beykafe kapanmıştı ya, yerine bir tane konteynır getirip kantin tarzı bir şey işletiyorlar. Hemen üstünde City var amına koyayım, biraz yukarıda Yıldız Amfi, onun arkasında Nacho, fakültelerde otomatlar, her yerde senin cebindeki üç kuruş paraya göz koymuş insanlar, yemekhaneye git sağda solda afişler, yok ebenim partisi, yok kedi partisi-bir de altına yazmışlar, Ankara'nın tüm yaramaz kedileri o gece kostümleriyle orada olacaklar diye- vesaire işte. Bu nasıl bir devlet üniversitesi birader be ? :D BAM'a gidiyorsun akşam her yerde lüks arabalar, motorlar anasını sikeyim.

Kısaca BAM öğrencileri birbirlerine yaklaştırmıyor; onları, onları yozlaştırıyor. Bir insan her gün amına koyayım ya her gün aynı yere gidip, hadi gittin anasını sikeyim ya gittin diyelim, her gün aynı yere gittin ama niye aynı yere oturursun ya ? Niye etrafında hep aynı insanlar olur ? Neden birader ? Neden ? Aklım almıyor, insanoğlu bu kadar mı verimsiz ve geçimsiz amk ? Püüüüüüüüü sıfatını siktiklerim. Yeter ben gidiyorum.

Salı, Mart 19, 2013

Gerçeklik

   Hayatlarımız sanki fotoğraflar üzerinde sürekli devam ediyor, sürerliliğini sağlıyor ve sanki gerçekliğimiz elimizden alınmış gibi. Gerçekten neyden zevk aldığımıza karar veremiyoruz lâkin buna ters olarak sürekli başkalarına ne kadar güzel bir yaşam şeklimiz olduğunu kanıtlamaya çalışıyoruz. Hatta kendimize bile. Yokluğun içinde kaybolmuşuz resmen. Gözümüz dönmüş, artık geri dönüş yok gibi. Resmen delirmişiz. Asıl delilik bunun dahi farkında olamamamız. Ooooffffff.

Pazar, Ocak 06, 2013

Geleceğin Kendisi

G ve Ğ arasında geçen konuşma şöyleydi:

G: Gelecek hakkındaki plânların nedir ?
Ğ: Bilmiyorum, normal işte. Düzgün bir eş, iş, ev, araba vesaire. Klasik şeyler, herkesin istediği gibi.
G: Haaa, duygusuz yaşamayı kabul ediyorsun yani ?
Ğ: (düşsel bir sessizlik)

Salı, Aralık 25, 2012

Yokluğun Maskesi

    Devasa camın önündeki masada, pek yüksek olmayan bir şekilde sesler yükselmeye başladı.

   "Senin varlığının bana güç verdiğini bugün daha iyi anladım." dedi adam, fincanındaki sıvıyı yudumlarken.
   "Nasıl bu karara vardın ? Onca zaman, gizliden gizliye beni istemediğini düşünüyordum." diye yanıt verdi diğer ses. Adamın sesinin yanında biraz cılız kalıyordu.
   "Bütün o geçen zamanlarda yanımda bir tek sen vardın. Sadece sen destekledin. Arkadaşlarım ve dostlarım... Herkes uzaklaşmıştı lâkin sen, olabildiğince yakındın." Adamın sesi biraz pişmanlıkla çıkıyordu, sanki teslim olmuş gibi.
   "Beni dinlemekte oldukça zorluk çektin. Seninle değilmişim gibi davrandın sürekli olarak. Sen beni dışlarken, ben seni benimsemiştim."
   "Evet, haklısın. Geçmişi boşver şimdi. Artık beraberiz, yalnızız."
   "Geçmiş. Hatırlıyor musun ¿ Lamina'yı severken yanıldığını söylemiştim. Doğal olarak karşı çıktın, sonra seni terk etmemi söyledin. Benim sana söylediğim gerçekler karşısında, onun yalanlarını seçmiştin. Süslü sözler insanların hoşuna gidiyor. Büyük bir çoğunluk öldüğünde bir şans verseler eğer, altın tabuta girmek ister. O zaman dah, açgözlüsünüz. Farkında değilsiniz. Hayır, cidden farkında değilsiniz. İnsanları değil, yaşattıkları duyguları seviyorsunuz."
   "Neden bana yardım etmeye çalışıyorsun ?" dedi adam hüzünlü bir sesle.
   "Çünkü, çünkü buna ihtiyacın var ve ben seni seçtim. Seni sen yapan şey benim. Kendine ait herşeyi kaybettiğinde, o gece ben kaldırdım seni. Seni ben ağlatıyorum, ben mutlu ediyorum, ben seviyorum, sürekli ben yanındayım, benimle birlikte gülüyorsun. Ben senim, sen de ben. Yalnızken nasıl mutlu olabileceğini ben öğrettim, hatırlasan ya! İnsanların zayıf noktalarını ben gösterdim, onları neden sevmemen gerektiğini de ben gösterdim, en azından düşünemeyenlerden, aklını kullanamayanlardan ve bunların hepsinin karşılığında sadece tek şey istiyorum; tamamen birlikte olmayı, benim için maskeyi takmalısın."
    Adam kendisine haz veren şehrin manzarasını bırakıp hemen arkasındaki dolaba yöneldi. Çekmeceyi açıp, maskeyi aldı. "Hadi, tak onu." dedi arkasındaki ses. Masaya ilerledi, piposundan çekti ve dumanlar havaya karışırken, "Teslimiyet." dedi ve maskeyi zarif hatlı yüzüne taktı.
    Acı bir his kollarından, ayaklarından vücuduna doğru yayılmaya başladı, dayanamayıp yere düştü ve kıvranmaya başladı. Yanıyordu; tüm damarları, kasları sonra organları. Bu acı dayanılmaz bir hâl aldığında elleriyle maskeyi çıkarmaya koyuldu lâkin maske yüzünde yoktu. Sanki yüzünde eriyip gitmişti. "Aynen öyle oldu." dedi arkadaki ses. "Maske yüzünle birleşti. İşte şu an tam olarak sen ben, ben sen olduk. Kalk hadi, acı geçecek şimdi, dışarıya bak, benim gibi göreceksin."
   Adam ayağa kalktı, acı geçmişti, dışarıya bakmak için cama doğru gitti. Dışarıya bakmadan önce konuştuğu şeyi görmek için odasına baktı, duvarlar simsiyahtı, birşeyler kol gibi yapışmıştı ve tam ortada o şey vardı. Kolların birleştiği yerde. İğrenç diye düşündü adam.
   Cama yöneldi ve aşağı baktı; insanlar yoktu. Odasındaki şeyler, hareket eden iskeletlere bağlanmış bir şekilde yürüyorlardı. Hepsi kapkaraydı. "Orada beyaza ait hiçbir şey yok." dedi odadaki şey.
   "Bir dakika, bir tane var, evet ama oldukça uzakta." diye karşılık verdi adam. Bunun üzerine odadaki şey gülümsedi ve şöyle dedi: "Evet... Oldukça uzakta."

Cuma, Aralık 21, 2012

Yıldızışığı ve Gölgeler / Drow Kızı


    Şimdi Liriel'in kendi soydaşlarının yaşantısına başkaldırıp Menzoberranzan'dan ayrılması çok hoş geliyor. Kitap sadece bu bakımdan bile benim için çok etkileyici. Bunun yanı sıra yeraltında sadece örümcek tanrıçaya taptıklarından dolayı, Yukarıdaki Gece (Yeryüzü)'de başka bir tanrının veya tanrıların var olduğu düşüncesi akıllarının ucundan dahi geçmiyor ta ki Liriel'in yeryüzü hevesi, maceraperestliği o ana kadar yaşadığı herşeyden üstün gelinceye kadar ve bunun ardından Fyodor ile yollarının kesişmesi ve Fyodor'un: "Yani bir böceğe mi tapıyorsunuz ?" diyerek dalga geçmesi, etkileyiciydi. -bu arada taptıkları tanrıça Lolth, kendisi -anladığınız gibi- örümcek- Birkaç sayfa önce Lolth hakkında oldukça etkileyici yazılan cümleler bir insan tarafından anında yerle bir ediliyor. Bu  çok çekici bir olgu. Bize mantıklı gelen şeylerin aslında başkaları tarafından ne kadar da saçma olduğunu gözler önüne seriyor.

    Sonra bir de Gromph etkeni var tabi. O nasıl bir büyücüdür arkadaş ? O nasıl bir asillik ? Liriel'i kendi çocuğu olarak yanına alır, henüz kız beş yaşındayken. Kendi kızı olup olmadığını hatırlamaz tabi. Menzoberranzan'da sadece anneler çocuklarını bilirler netice olarak. Büyük patron Gromph. Menzoberranzan'ın en kuvvetli evinin, ilk matronunun oğlu. Herkes korkar kendisinden. Matron kardeşleri dahi lâkin kimse belli etmez elbette.

    Neyse şimdi Yıldızışığı ve Gölgeler üç seri, ikinci kitaba geçiyorum bugün. Drow Kızı'nın konusu temel olarak şöyle; Liriel'in kendi yaşamından sıkılması, yukarıyı merak etmesi ve bu çalışmaları sırasında yollarının Fyodor ile kesişme ve ikisinin başına gelenleri anlatıyor. Rüzgâryolcusu isminde bir tılsımı bulup, ellerinde tutmaya çalışıyorlar. Herkes kendi çıkarı için istiyor elbette. Liriel'in düşüncesi drow büyüsünü, yeryüzüne taşımak keza drowların büyüleri sadece yeraltında işe yarıyor ve bu Rüzgâryolcusu tılsımı bir büyüyü istediği gibi taşıyabiliyor. Aslında tılsım Fyodor'un. O da kendisi için istiyor, halkı için. Sonra Menzoberranzan matronları, tüccarı falan var işin içinde. Fantastik öğeler bir süre sonra boka sarıyor harbi harbi, sıkıyor bildiğin ama okutuyor kendisini kitap. Tavsiye ederim. Şimdi ikincisine başlayacağım, (Tangled Webs)Karmakarışık Ağlar ismi. Haydi kalın sağlıcakla. 


Çarşamba, Aralık 19, 2012

Realty

"Gerçek çoğu zaman yalan kadar ilginç değildir," diye mırıldandı Matteo. Kiva gülümsedi."Bence de öyle. Gerçeğin aksine, yalanın bir mantığı olmalıdır. Yalan akla yatkın olmalı ve detayları düşünülmüş olmalıdır."

Cuma, Aralık 14, 2012

Kişi/ler

   Dün Mengüverdi'ye teşekkür etmem gerekiyordu esasen ama etmedim. Yoğun bir ilgi gösterdi Faesla'ya; tarihlerin geçişleri hakkında sorular sordu, kimin kim olduğunu ve ne işe yaradıklarını merak etti, haritaya ve diğer çizimlere göz gezdirdi, belki birçok şeyi bir anda anlattım ama güzeldi ya. Hafta içi bir ara minettarlığımı dile getirmem gerekiyor. İlgi gösteren ve sorular soran ilk kişi değil elbette lâkin bu kadar derinlemesine ilgilenen ilk kişi. Henüz benim de cevaplarını bilmediğim şeyleri sordu mesela. Dillere dahi ilgi gösterdi. Rahnar ağacı hakkındaki sorularını doğru düzgün yanıtlayamadım. Çünkü onun üzerinde gitmemiştim hiç, Antalya'da, bir ders arasında aklıma gelen bir düşünceden ibaretti. Eksik olduğumu hissettim. Öyle zaten de dışarıdan gelen bir etkiyle hissedince kötü oluyormuş.

Bu arada, cidden teşekkür ederim ilginden dolayı.

Çarşamba, Aralık 12, 2012

Mushroom

Altı üstü bir üniversitemin yurduna girmeye çalışıyorum lâkin Dallas gibi maşallah. Dışarıda donup kalınca alacaklar herhalde. Acilen yurtta barınabilecek öğrenci sayını arttırmalısın Hacettepe!

Pazar, Aralık 09, 2012

Manzaradaki Yansımalar


   Adam, her zaman yaptığı gibi, bulunduğu yerden uzaklaşmak için kulaklığını taktı ve karşısındaki garip şeyi umursamadan, düşünmeye başladı. Büyük ihtimalle az sonra uykuya dalacaktı.
   Burası çok kalabalık olan, uzun ve aynı zamanda geniş bir balkondu. Kalabalık açık havayı dahi sigara kokutmayı başarmıştı. Bu kalabalığın içerisinde tanıdığı hiçkimsenin olmadığını fark etti ve bunu dünya ile kıyasladı. Bir an bu düşüncenin garip ve alışılmadık şekilde saçma geldiğini fark etti lâkin kendisini durduramıyordu. Yine sürekli olduğu gibi umursamazca devam etti, kendisini durdurmak istemedi. Bu insanların her gün değişen fikirlere sahip olduklarını düşledi ve düşlediği bu fikirler doğru veya yanlıştı. Bu doğrular ve yanlışlar göreceli bir kavram, insandan insana değişiyordu. Özgür iradeye sahip olmamıza rağmen niçin büyük bir çoğunluk olarak yanlışa daha çok meyilliydik ? Neden kendimize dünyaya gerçekten güzel şeyler bırakmış insanları örnek almıyorduk ? Güzellik de göreceliydi evet, lâkin bir değerin gerçekliğinden bahsederken onun göreceliliği ortadan kalkıyordu aslında ama biz, insanoğlu bunun da farkında değildik. Kendi fikirlerimiz diye daima başkalarının fikirlerini savunduk, savunuyoruz da zaten, kendimizden uzaklaşıyorduk, kendimizden uzaklaşırken başkalarına yaklaşıyorduk. Onlarlaşıyorduk. Bunca farklı fikir gelecekte bir yerde kesişmeliydi birbiriyle. Eğer böyle olmasaydı, her farklı bir fikir için farklı bir evren yaratılmalıydı.



   Balkonda insanlar birbirlerine bakıyorlardı sürekli, aslında kendilerine bakıyorlardı. Fikirlere kadar inerek benzeşmişlerdi çünkü, sürekli aynı şekilde dönen, biçim değiştirmeyen bir küre gibi. Yörüngeleri içerisinde dönüyorlardı. Kendimiz olmayı nasıl başarabilirdik ? Sarmalın dışına çıkmaları gerekiyor ama becerdiklerini söyleyemiyorum. Döngünün kenarlarına çarpabilenler oluyordu lâkin kıramıyorlar, evet, kıramıyorlar. Kendilerine ne gerektiğini dahi bilmiyorlar! Nasıl mutlu olabileceklerini bilmiyorlar! Kimisi kenardan aşağı bakıyordu, insanları izliyoruz. Bunca benzerliğin içerisinde onlarda kendilerini görüp, değişmeye çalışmaktansa; kıyafetlerini değerlendiriyorlar, saç şeklinin ona gidip gitmediğine kafa yoruyorlar. Gölgeleri izlyorlardı aslında, kendi gölgelerini, hatta belki kendileri baktıkları kişilerin gölgeleriydi. Onlar... Onlar manzaradaki yansımaların yanılsamalarıydı. Yanılmış yansımalar... Büyük bir kalabalık az sonra düşecekleri uçurumun kenarından cehennemi izliyordu. Tıpkı şu an, balkondakilerin duvarın kenarından aşağıyı izlediği gibi. Burada değişen tek şey ise manzaraydı. Bütün bu belirsizliklerin içerisinde ise, kesin ve net olan tek şey ölümün kendisiydi. Köreliyoruz, köreltiliyoruz. Neden bu düzensizliği seçmişlerdi ? Neden kendilerine gerçekten iyi olan insanları örnek almıyorlar ? Tam bir irade hakimi değiliz elbette ama bu yolda ilerlemeliyiz. Anlayamıyorum, bir yerde kafam almıyor artık. Eksikleri tamamlamak zaman alıyor.



   Geçmiş olağanüstü derecede çekici gelirken, en kötü anısıyla dahi, bunun tersine geleceğin karanlık olması korkutucu bir his. İyilik ve kötülükten bahsederken, aynı zamanda görecelilikten bahsedebilir miyiz ? Hayır; aksine, iyilik ve kötülük, ölüm kadar kesin olan diğer değerlerdir. Buna göreceli demekle kişi ancak kensini kandırır. Yanlış manzaraların, yanlış yansımaları oluyoruz, olacağız ve hep olduk.

   Adam ansızın irkilerek uyandı. Bu sersemlikle uykuya dalmadan önce karşısında duran şeye baktı, hâlâ oradaydı. Hafifçe gülümsedi ve elinden tutup kaldırdı. Bu şeyin belirli bir şekli yoktu. Sürekli şekil değiştiren karanlık bir gölgeden ibaretti.

"Beni nereye götürüyorsun ?" diye sordu adam.
"Mutlu olabileceğin bir yere." Karanlık şey bu cevabı verirken sesi tıslama şeklindeydi.

   Çok uzun sayılmayacak bir vakit sonra durdular. Bir salondaydılar. Üstelik burası oldukça geniş ve uzun bir salondu. Uzun kolonlarla desteklenmişti. Kolonların üzerine adamın bilmediği bir dilde harfler ve bazı garip şekiller işlenmişti. Sağına baktı; devasa kaya bir zemin, kenarlarından kalın zincirlerle duvarlara tutturulmuş bir şekilde havada süzülüyordu. Aşağısı ise maviden derine gittikçe karanlığa gömülüyordu. Oraya baktığı sırada zihninde tüylerini ürperten bir çığlık duydu.



   Soluna baktı; sağlı soğlu ilerleyen bir düzlük vardı, sanki köprü gibiydi. Kenarları boşluğa bakıyordu çünkü, tıpkı sağındaki zincirlere tutturulmuş devasa kaya zemin gibi. Bu köprü biraz ilerledikten sonra ince ve yüksek bir sütunla son buluyordu. Adam sütunun önüne biraz daha dikkatle baktığında; bir kapı olduğunu fark etti, kapının önünde bekleyen başka insanlar vardı ve kapının üzerinde ise dışarıya çıkık bir baş. Bu baş insan başı gibi değildi, aksine biçimsizce şekillenmiş kehribar tonlarında taştan oluşmuştu, ayrıca üzerinde durduğu sütunu yukarılara kadar sarıp sarmalayan, sürekli hareket eden kuyruk benzeri şeylere sahipti. Altındaki insanlarla konuşuyor onları kapıdan içeri alıyordu. Arkasına baktı; bir süre boyunca hiçbir şey göremedi. Sonra soluk soluk, sarının koyu tonlarında ışıklar belirmeye başladı. Arttılar ve arttılar lâkin yine hiçbir şey yoktu.



  Son olarak önüne baktı; turunculara bürünmüş bir kadın vardı. Arkasında taşıdığı pelerini o kadar uzundu ki, bulundukları yerin tavanından sonsuzluğa uzanıyordu. Pelerininde sürekli beliren ve solan tanımadığı yüzler vardı. Devamlı değişiyorlardı. Kadın ellerini adama doğru uzattı, "Bundan sonra gideceğin yolu doğru seçmelisin. Diğer yolların hepsi kapalı, geriye dönüş yok veya ileriye gidiş. Hiçlikte yaşam yoktur. Rüyandaki manzarada gördüğün insanların yansımaları burada yaşarlar. Bu yansımalar gerçekliğe dokunabilir ve onu hissedebilirler lâkin bu yansımaların efendileri sahteliğin içerisinde o kadar derinde kaybolmuşlar ki neler yaptıklarının farkında değiller." dedi hüzünlü bir sesle. Gözleri adamı yarıp geçiyordu sanki, derinlere bakıyordu. Adam şaşkındı biraz, "Yani ben de bir yansıma mıyım ?" diye sordu.

"Kendini nasıl hissediyorsan, öylesindir. Hadi şimdi yolunu seç."

   Adam kendi etrafında iki kez döndü, uzun uzun bu dört bölgeye baktı. En sonunda sarının koyu tonlarının hâkim olduğu yere gitmek istediğine kara verdi. Birkaç adım attıktan sonra arkasına baktığında geride kalan bölgelerin yavaş yavaş silindiğine tanıklık etti. Hayâl gibiydiler artık, soluk ardından belli belirsiz. Uzaklaştıkça yok oldular.