Faesla etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Faesla etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Pazartesi, Temmuz 24, 2017

Van Gogh'un Kargaları

Adam ağır adımlarla sirkin en sevdiği bölümüne geçti. "İşte," dedi kendi kendisine "artık yeni birileriyle tanışabileceğim yerdeyim, koskoca gösterideki en muhteşem, en kalabalık sahne. Birileriyle konuşmanın kesinlikle bana faydalı geleceğini düşünüyorum. Yalnızlık... Elbette en sevdiğim duygu ama hadi ama J, kendine gelmenin vakti artık. Kalk ve gözlerini aç."

Kırmızı perdelerin araladığı parlak zeminde hızlı hızlı yürüdü adam, az ilerisinden gişe görevlisinin sesini işitince yaklaşmanın verdiği heyecanla yüzünde gülümseme belirdi."Lütfen tek tek arkadaşlar, rica ediyorum. Birbirinizi ezmeden. Sirkin bu bölümüne bildiğiniz gibi tek tek girebiliyorsunuz. Aile ve arkadaşlar yan taraftan, lütfen. Yavaş ve sakin." diye sağa sola bağırıyordu görevli, eli yüzü kan ter içerisinde kalmış ve hafif sesi kısılmıştı. Etrafındaki sahne o kadar süslü ve renklerin kullanımındaki uyum o kadar güzeldi ki insan gözlerini kaçırmakta oldukça zorlanıyordu. Kimi kısım lacivertten açık maviye doğru hareket eden devasa dalgalarla donatılmışken bazısı yemyeşil ormanların içerisinde yabani hayatı tasvir eden maketlerle doluydu. Her şey hareket halindeydi; hayvanlar adeta üzerinize koşuyor, ağaçların dalları ise rüzgârdan sağa sola savruluyor gibiydi. Sesleri dahi ayarlamışlardı. Bunların arasından kendisini büyülenmeden kurtararak, en sonunda sırasını alabilmişti adam. Tekrar heyecan bastı. Kalabalığın içerisine karışıp tamamen kaybolmayı o kadar istiyordu ki, bilmediği şeyleri keşfedip, yeni insanlarla tanışma arzusu kalbinde her şeyden çok ağır basıyordu belli ki.

"Beyefendi! Beyefendi! Sizin sıranız lütfen acele edin."

"Niye her zaman bu kadar aceleci olmak zorundasınız ki sanki? Biraz ağırdan alıp, keyfini sürelim." dedi adam gülerek.

"Bugünkü gösterimizin ismi Van Gogh'un Kargaları! Dikkat edin, çok fazla gözlerinizi dikerseniz ısırabilirler. Kalabalıkta fazla dikkat çekmeyin. Hehe, şaka yapıyorum elbette ısırmazlar. Lütfen buyurun."

Adam içeriye adımını atar atmaz etrafındaki gürültüden etkilenmişti. Çığlıklar, tezahüratlar, sevgi sözcükleri, küfürler ve dahası anlaşılmayan bir sürü kelime beyninde oda oda gezerek oturacak yer arıyordu. Henüz büyülenmemek için gözlerini yerden kaldırmaya cesaret edememişti. Şu ana kadar görebildiği tek şey insanların ayakları ve ayakkabılarıydı. Birkaç adım daha sonra gözlerini kaldırdı. Etrafında yüzlerce insan vardı lâkin karanlık yüzünden pek yüzlerini seçemiyordu, yüzüne sırada olduğu zamanki gibi bir gülümseme geldi. "Hemen birileriyle tanışmalıyım." dedi. Yanındaki adama dönerek, "Hey, merhaba. Gösteri nasıl gidiyor?" diye hızla devam etti. Karşısındaki adam sıcakkanlı olacak ki terslemeden cevap verdi ve uzun bir süre -ortalama bir saat- kadar sohbet ettiler. Daha sonra onun yanından ayrılıp başka insanlarla tanıştı ama dikkatini çeken bir şey olmuştu. Şu ana kadar tanıştığı herkes erkekti. "Erkekler ve kadınları ayırmış olamazlar herhalde! Bir dakika yahu! Sırada da kadın veya çocuk yoktu. Sanırım sadece yetişkin erkeklere özel bir gösteri, gerçi şu ana kadar müstehcen bir şey olmadı, neyse göreceğim bakalım. O sırada sahneye kırmızı elbise içerisinde genç bir kadın çıktı ve şöyle dedi kaybolmadan önce, "Evvvveeeet baylar! Van Gogh'un Kargaları ikinci bölümüyle devam ediyor, şimdi aranızdan bir talihli ışıklar içerisinde parlayacak, lütfen korkmayın ve o kişiye yer açın! Şimdi ise hoşçakalııııınnn!"

Bembeyaz ışık ansızın adamın üzerinde belirmişti, etrafındaki herkes hemen çekildi. Alkışlar ve gülüşmeler içerisinde beklemeye koyuldular. Eh, adam doğal olarak çekinmişti. ne yapacağını bilemedi bir süre. Sadece öyle dikeldi. Bir süre sonra alkışlar ve tezahüratlar kesilerek, herkes beklemeye başladı. Sessizlik hakimdi salona. Adamın beklemediği bir anda kafasının sağ tarafına bir şey hızla çarptı. Daha sonra soldan gelip, tekrar çarptı. Şimdiyse karşından süzülerek geliyordu. "Söylesene, kafanda kimseye anlatamadığın şeylerin seni yiyip bitirmesinden zevk mi alıyorsun?" Süzülmeyi bırakıp hızlanarak, adamın kafasının içerisinden geçip karanlığa kayboldu o şey. Anlayamamıştı, hiçbir yeri kanamamıştı veya kafası patlamamıştı. Korkuyla irkildi, ışığın rengini değiştirip tekrar ona doğrultmuşlardı.

Uzaklardan simsiyah bir gölge yaklaşarak tekrar adamın kafasına vurdu, küçük bir çizik ve tekrar. "Söylesene, zihninin neden geceleri daha çok çalıştığını merak ettin mi? Yoksa sana o mu yardım ediyor? Hahahaaaaa, üç güzeli çağırmazsan sonunun ne olacağını hiç mi düşünmedin?" Adam üzerine gelen gölgemsi şeyi tekrar içine gireceği korkusuyla, hızlı bir refleksle yakaladı, karga maketiydi bu. Ellerinde kayboldu.

Gölge tekrar gelmişti, bu sefer ayaklarından vurup yere kapakladı adamı. "Söylesene, bir şeyler yazarken harflerin gözlerinin önünde sürekli yer değiştirdiğinden kimseye bahsettin mi? Yahut senin tek bir kelimeyi dahi doğru yazamadığın halde harflerin senin için anlamlı yerlere kendi kendilerine oturduğundan?" Bu maket tam ona çarpacakken durup, havada sağa sola biçimsizce dönerek salonda ilk tanıştığı adamın şekline büründü ve hızla havada kayboldu.

Şimdi birkaç tanesi aynı anda vücuduna rastgele çarpıyordu, adam tekrar yere kapaklandı. "Söylesene, sana kaç sefer benim birliğime katılmanı teklif etmiştim, hepsini geri çevirdin, neden?" Bu birkaç tane karga gölgesi birleşerek, sivri dişleri ve iğrenç bir yüzü olan yaratığa dönüşmüştü. Kocaman ağzını açıp adama süzülerek adeta onu yutarmış gibi yapıp kayboldu. Tekrar derin bir sessizlik ardından inanılmaz bir uğultu yükselmeye başlamıştı. Etrafındaki herkes bir şeyler söylüyordu. Birkaç tanesini seçebilmişti.

"Seni gerçek bir arkadaş sanmıştım, anlıyor musun? Gerçek bir arkadaş..."

"Benimle yattığın için pişman mısın? Elbette..."

"...kontrolsüz bir şekilde davranıp, kontrolsüzce hareket ediyor, anlıyorum..."

"Neden etrafındaki insanlara bizden bahsetmiyorsun? Neden onlara beni anlatmıyorsun? Hayali olmam kimi korkutucak? Seni mi? Yoksa onları mı? Sen bu hayatta ne kadar gerçeksin ki?"

"Hayatım boyunca hep etki bırakabilmek istedim, anlarsın ya. Etki benim en büyük hedefim."

"Hepimizin irili ufaklı canavarları var lâkin ben şeytanlarla boğuşuyorum."

"Hadi artık! Ahlak çöküntüsünü son raddesine kadar yaşayalım."

"Ooo, sen aynaya bakıp ağlarken, bozulmuş kişiliğinin yansımadan sana gülmesi çok güzel değil miydi?"

"Yettttttteeeeeeeeeeeer!" diye bağırdı adam, ışık kapatılmıştı. Arkasında bir kapı açıldı ve içeri bir adam girdi. "Bayım? Yaklaşık on dakikadır içerideydiniz, kapıyı içeriden kilitlemişsiniz. Açmamız biraz zaman aldı. Lütfen kusura bakmayın, iyi misiniz?" Görevli adamın etrafına baktı, bir düzine ayna kırılmıştı, yerlerde un ufak olmuş parçaları duruyordu.

"Ben Van Gogh'un Kargaları gösterisine gelmiştim, neredeyim acaba?" diye sordu adam

"Burası ayna salonu, değil karga kendinizden başka hiçbir şey göremezsiniz. Salonları karıştırmış olmalısınız."

"Kusura bakmayın, iyiyim." dedi adam ve biraz para uzattı, kırılan aynalar için. Odadan kurtulmak için çıkarken gözü bir parçaya çarptı. Yansıması pis bir şekilde sırıtıp, ağzını oynattı. "Parçalanmış aynaların karşılığı elbette var lâkin parçalanmış bir ruhun karşılığı... İşte bunu elde etmek oldukça zor, oldukça."

Perşembe, Temmuz 13, 2017

Karanlık Saatte Olsunlar

"Işığı son defa görüyorum, sonsuza dek yok oluyor."

Uzun süredir düşüyorum, yaklaşık yirmi yıl olmalı lâkin hâlâ hız kesmeden düşüyorum. Of, o kadar zaman geçmiş ki... Düşmeye nereden başladığımı dahi hatırlamıyorum artık, bir süre önce düşünmeyi bıraktım, bu bir süre belki beş sene öncesine kadar dayanabilir. Beş senedir ise düşünmüyorum. Nereden başladım? Nereye düşüyorum? Yirmi senedir tek duyabildiğim şey, belirsiz insan fısıltıları.

Karanlık saatte olsunlar...

Bir tür çukurdan düşmeye başlamış olmalıyım. İnsan fısıltıları... Nasıl bir çukurdu acaba? Belki yağmurun getirdiği selden göremediğim türden, belki kendim atlamışımdır, belki beni ittirmişlerdir ama neden? Kim veya kimler? Bazen çığlıklar yükseliyor, bazen birkaç kol beni sağımdan solumdan tutup çekmeye çalışıyor lâkin çok hızlı düşüyorum.

Karanlık saatte olsunlar...

İlginç, bir ışık huzmesine doğru yaklaşıyorum. Kırmızı ve tonlarında, bazen sarı da görünüyor. Sağa sola savrularak parlıyor, yangın olmalı. Yirmi senedir ilk defa sıcakladığımı fark ettim.

Işığın yanından geçiyorum, gördüklerim ise iğrenç. İnsan fısıltıları... Çok kalabalık insan topluluğu masalara oturmuş, durmadan konuşuyorlar. Masalarda otururlarken yaşlanıyorlar aynı zamanda lâkin kimse garipsemiyor. Seslenmeye çalışıyorum, kimse dönüp bakmadı. Kahretsin! Nasıl olabilir ki? Artık susun, saçmalıklarınızı duymak zorunda değilim, diye bağırmama rağmen yine tepki yok. Nasıl böyle şeyler konuşabilirler ki?

* * *
"Hayatımı kimseye hesap vermeden yaşayacağım! Artık özgürüm!"

"Ah! Sonunda! Bu telefonu almak için çok çabaladım, çoook! Sonunda benimsin."

"Makyajımı beğendin mi? Rujum sanki biraz yamuk gibi."

"Ben zaten onun seni sevmediğini biliyordum, üstelik seninle beraberken, birçok sefer farklı insanlarla birlikte olmuş. Nasıl haberin olmadı ki?"

"Şu kızı görüyor musunuz? Oldukça güzel görünüyor."
* * *

"Hayatımı kimseye hesap vermeden yaşayacağım! Artık özgürüm!" diyen kızı tanıyorum aslında. Erkek arkadaşından bahsediyor olmalı. Ona hesap verdiğini hiç görmemiştim. Niye öyle söylüyor? Etrafındaki insanlar yüzünden olmalı, onlara ayak uydurmaya çalışıyor. Acınası... Kendi fikri yoktu, hiç olmayacak da. Geleceği görüyorum sanırım, o insan sağa sola savrularak bir yol tutmaya çalışırken görüntü toz olup kayboluyor sürekli.

Diğerlerini de tanıyorum, ne kadar boş anım varmış. Bunları bilmek saçmalığın ta kendisi olmalı.

Karanlık saatte olsunlar...

Kollar beni yakalamaya çalışıyor lâkin ben son sürat düşmeye devam ediyorum. Aynı ışık tekrar yanımda belirdi, gözlerimi oraya yönlendirip sahneyi anlamlandırmaya çalışıyorum.

Alevlerin içerisinde, birbirine sarılmış iki kişi var. Şöyle söylüyorlar:

"Seni seviyorum lâkin bunun tek başıma olmasına izin verme. Seni kıskanıyorum, seni tutuyorum, lütfen bana ait olduğunu fısılda, seni öpüyorum. Keşke sana güvenebilseydim, gözlerimi senden alamıyorum."
Bu insanları tanımıyorum, belki yirmi sene öncesinde tanıyordum. Artık kolay kolay hatırlayamıyorum.

Karanlık saatte olsunlar...

"Çıkart şu şapkayı! Tanrı tek bir saç telinin dahi hareket ettiğinden haberdardır ve bunu bana sen öğretmiştin..."

İnsan fısıltıları... Bu duyduklarım ne? Gördüklerim? Benim anılarım mı? Yoksa başkalarının mı? Sağ kulağımdan sol kulağıma doğru birisinin bağırışı dikkatimi dağıtıyor. "Sana ihtiyacım var!" Kimin neden bana ihtiyacı olsun ki? Benim tanıdığım insanlar kimler? Fısıltılar yükseliyor tekrar, sağımda bir görüntü belirdi.

Bir adam elindeki bezi balkondan aşağıya sallamış ve içerisinden kurmalı saat parçaları düşüyor. Arkasında ise çocuğu onu izliyor.

"Profesör Einstein zamanın mekandan mekana göre farklılık gösterdiğini söyledi. Söylesene, madem zaman doğru değil? Saatçi olmanın ne anlamı var?"

Bu neydi şimdi? Ne yani ben yirmi senedir düşmüyor muyum? Ya bir dakika olduysa? Of. İnsan bilmediği şeyden korkar derler, korkmaya başladım.

Düşüyorum. Şimdi ise her yerde karmakarışık görüntüler oluşuyor; savaşlar, tecavüzler, ızdırap, umutsuzluk, açlık, uçuruma giden yerlerde kuyruklara girmiş bir sürü insan, hepsi yanıyor hepsi alevler içerisinde. Boyunlarında zincirler asılarak birbirlerine bağlanmışlar. Boş boş etrafa bakıyorlar, bazen tepkisizler bazen kimisi gülerken kimisi ağlıyor lâkin kuyruk uçuruma sürüklenmekten kendisini alıkoyamıyor...

Tekrar bir görüntüye yaklaşıyorum. Genç bir adam, elinde telefonu ve gelen mesajı okuyor. Zar zor seçebiliyorum ekranı, en sonunda yazanları görebiliyorum. "...ama beni unutma.". Sevdiği birisi göndermiş olmalı. Adam keyifsiz, hüznü gözlerinden okunuyor, bir damla yaş telefon ekranına damlıyor o sırada. İlk defa bu kadar üzülüyorum. Neden acaba?

Tepemden bir uğultu geliyor, "Senin için geliyorum." diyerek tıslıyor adeta. Tekrar korkmaya başlıyorum, tüylerim diken diken oldu. Bu cümlesini içimde hissettim.

Genç adamın görüntüsü dağılmadan önce, ağzından çıkan kelimeyi seçemiyorum.

Yukarıdan gelen uğultu gittikçe yaklaşıyor ve korkunç bir hâl almaya başlıyor. "Bu hayatın hiç bitmeyeceğini sanmıştın. Ölümün seni asla yakalamayacağını düşündün lâkin işte buradayım, vaktin dolmak üzere, seni almaya geldim."

Simsiyah bir duman sağa sola çarparak içimden geçiyor, nefesimi tutmuş bir halde donakalıyorum. Duman içimden öylece geçerken, tekrar bir ses yankılanıyor. "Ben bir hayaldim, senelerce benim gerçek olmamı beklemiştin, işte geldim ve artık görevim tamamlandığı için gitmek zorundayım. Hayallerine sadık kalamayan insanlar, korkularının her zaman onlara arkalarından yaklaştığını düşünürler lâkin korkuları ise hep gözlerinin önünden gelir. Bunun şokuna girip, algılayamazlar ve akli dengelerini yitirirler, belki hasar alırlar. Yazık, ölüm de böyle."

Karanlık saatte olsunlar...

Düşüyorum, artık kollarımı açtım. Zemine çarptığımda ölümümü kucaklamış olacağım. Belki öldüm ve benim cezam budur. Hoşçakalın.

Salı, Temmuz 11, 2017

Vargos'un Bilgiler Kitabı

Bu kitap, Faesla'nın en bilinmez, esrarengiz insanı olan Vargos tarafından yazılmıştır. Kimi anlaşılan kimi anlaşılmayan bölümlerle dolu; Faesla'nın esrarengiz olaylarını, kişilerini, kendi keşiflerini anlatır. "Uçurum" başlığını attığı yazıda hayatında karşılaştığı şeylerden ufak tefek bahsetmiştir. Çevirisinde elbette kusur olabilir.

Uçurum
Öfkeyi, nefreti, kini; sevgiyi, mutluluğu ve dahası tarif edilemez mükemmel duyguların hepsini kucaklıyorum, elbette bunlara sebep olanı ve olanları da.

İnsan ırkı dahil olmak üzere, birçok ırkla münakaşada bulundum. En üstünden en altına kadar hepsiyle tartışıp, hayatlarındaki gayeleri ve bakış açılarını yakalamaya, anlamaya çalıştım. Dahi, zeki, bilgin varlıkların gayeleri her ne kadar mantıklıysa; kendi fikri olmayan, kaybolmuş, emir altında yaşayan, sürekli sağa sola savrulmuş varlıkların hayatları o kadar mantıksızdı. Burada özellikle belirtmek isterim ki; hayatındaki yürüyüşlerini dengesizliklerden dolayı, yani yaşamının ilerleyişinin eşitsizliğinden ötürü aklını başkalarından almış kişi ile asla fikir alışverişinde bulunamadığımı fark ettim. Bu tarz varlıklar kesinlikle sohbet etmeye uygun değillerdi, elverişsizdiler. Biraz daha ötesinde anladığım odur ki, sıradanlıktan oldukça haz alıyorlar. Herhangi bir fikri üretmeden, yenilikçi düşünmeden yaşamaktan fazlasıyla zevk duyuyorlardı. Hatta bu vesile ile "sıradanlık" dediğim olgu dahi bunlardan keyifleniyordu. Nasıl mı? Elbette sadece kendi denkleriyle gerçekleştirdikleri sohbetlerle. Zira bu kişiler/varlıklar birbirlerinin duygularını sohbet esnasında gereğince tatmin ediyorlardı. Böylece, izlediğim kadarıyla, varlıklar daimi olarak kendilerini rahat hissettirecek başka varlıklarla münakaşa içerisinde bulunuyorlardı. Bu tamamen yanlış bir şey. Bununla bir akıl asla yükselemez. Ancak kendi çöplüğünde öter. Ardından kendim karar verdim ve bu satırları okuyacak kişilere tavsiyem odur ki; onlar kendi yuvalarında mutlular, ne sizin uyarınızı dinlerler ne de sizi aralarına almak isterler. Böylece bırakın onları, pisliklerinin içerisinde boğulacaklar günün birinde.

"Hüzün üzerinde mutluluk, mutluluk üzerinde hüzün."

Cuma, Haziran 22, 2012

Liveres


Liveres

''Gündüzleri en aydınlık olan insanları dağların ardında bıraktığında,
Geceleri en aydınlık olan, daha az aydınlık olana izin verir.
Böylece yeryüzünde kırk günlük bir temizlik daha son kez başlar.''
Arifler, Liveres'in dünyaya inişini böyle ifşa etmişler tozlu parşömen kâğıtlarında.


    Yılın ilk yağmur damlaları ağır ağır bitkileri ve toprağı selamlıyordu. Ağaçlarla dolu yemyeşil bir vadiye bakan uçurumun kenarında yetişen birkaç Limfye'nin arasında, yaşlı adam ve arkasındaki yedi kişi derin bir nefes alarak yağmur damlaları ile yıkanmış toprağın kokusuyla ciğerlerindeki nefesleri tazelediler. Yaşlı adam dayandığı sopayı hafifçe sağındaki tümseğe bıraktı ve bağdaş kurarak oturdu. Arkasındakiler de onu takiben aynı hareket de bulundular. O sırada güneybatıdan yaklaşan lodosun ardından ötedeki dağların arkasında, güneş ışığında parlayan gümüş kadar parlak bir yıldızın kaydığını fark etti. Yaşlı adam oraya bakarak; ''Artık zamanı gelmiş olmalı, bir temizlik daha başlıyor lâkin gerçek kötü için halâ imkansız. Şimdi ilk damlalara karşı saygınızı gösterin, onlarda bunu isterler. Bilin ve unutmayın ki hiçbir şey sebepsiz yere olmaz. İyi isterseniz iyi, kötü isterseniz kötü, mühim olan iyiyi isteyip sabır gösterebilmektir. İstedikten sonra bir anda veya körü körüne oturup beklemek takdir edersiniz ki olmaz. Keza güzel olan şeyler kötü olanları aşarak gerçekleşir ve sabır merhameti, merhamet hoşgörüyü, hoşgörü alçak gönüllülüğü şekillendirir. Rüzgâr şiddetini arttırıyor, uyku için onu dinleyin çünkü formunuzu değiştirmenizi hızlandırır ama iyi dinleyin, iyi dinleyin ki; fısıldadığı sırların hikmetine erişebilesiniz. Ardından kuzeye, güneye, doğuya, batıya Faésla topraklarının her köşesine dağılın. Huzur bulun dostlarım.''

    Yaşlı adamın sözlerinden sonra, onunda belirttiği gibi iyice şiddetlenen rüzgârla birlikte hepsi gözlerini kapattılar. Onun bahsettiği temizliğe katılacaklardı ve bunun için derin bir uykuya girmeleri gerekiyordu ve öyle oldu, hepsi birer birer derin uykuya daldıkları sırada göçtüler doğuya, batıya, kuzeye, güneye. Rüzgârla toz formuna dönüp kaboldular. En sona yaşlı adam kaldı ve o da uykunun derinleştiği anda çevresinde oluşan zararsız, küçük çaplı bir hortum ile gökyüzüne yükseldi, bulutların ardına.


*********************************

Genç adam, yüzünü kesen alçak dalları aldırmadan ve hızını düşürmeden, birkaç saat önce gördüğü ışık huzmesinin, düştüğünden emin olduğu bölgeye doğru ilerlemeye devam etti. “Bir çeşit büyü olabilir ama bugüne kadar büyücülerin, bu şekilde apaçık büyü kullandıklarına şahit olmadım. Bir çeşit kara büyü olabilir mi ? Gûr Büyücüleri böyle beyaz ışıklı büyüleri pek aldırmazlar, zaten bu sefer bu topraklarda gezmeleri için akıllarını kaçırmış olmaları lâzım. Gerçi olmayan akıllarını kaçıramazlar. Neyse Areas, koşmaya devam.” Genç adamın koştuğu bölge; Dastroth düzlüklerinin daha güneyinde, Brethon Sıra Dağları’na ulaşmadan önce pek tekinsiz bir orman olan Limreth Ormanı’ydı. Gûr Büyücüleri’nin ve daha kötülerinin bu kadar güneyde, üstelik ak büyü kullanırken görülmeleri gerçekten mümkün değildi şu çağda. 

Areas koşarken düşünmekten vazgeçebilse, en azından ormanın çetin bölümlerinde, istediği yere daha hızlı ulaşabilirdi ama elinde olmayan bir dürtü ile hepsini bir arada yapmaya devam ederken, hafifçe yağmur çilenmeye başladı. Ağaçların kökleri pek çıkmıştı burada. Areas ise çok düşünmeyle birlikte koştuğu için dikkat etmiyordu bastığı yerlere, sonunda ayağı, sinirle toprağın yüzeyine çıkmış gibi görünen, köke takıldı. “Bu yağmurda nereden çıktı şimdi yahu ? Aaahh...” diye gürültüyle yere düştü, henüz çamur olmamış toprağın üzerine. Az bir parça toprağı yüzünden silerken düştüğü yerin biraz ötesinden hafif, kesik bir tınıda ağlama sesi işitti. Düşüşüne sinirlenemeden ağlama sesini duyduğu yöne doğru ilerlemeye başladı yavaş yavaş. “O ışık dalgasını benden daha önce bulanlar olmalı.Peki ya ağlama sesi ? Altın veya benzeri bir şeyse eğer, paylaşamamış olabilirler. Altın değilse ? O zaman neyin ağlama sesi olabilir bu ? Keşke Lil’i de yanımda getirseymişim. Ralklarsa oradakiler ki onların ağlayabildiklerini sanmıyorum, bugün dövüşmeye pek hevesli değilim. Kaçışım sıkıntı olmaz.” Böyle böyle düşünmeye devam ederken biraz daha yavaşladı, hedefine veya hedeflerine uzaktan göz atmak için. Eğer hiç fark edilmezse bulaşmadan geri dönmeyi düşündü hatta ormana zarar verdilerse, zaten ormanın kendisi onları dışarı çıkarmayacaktı. Bu düşüncelerle kendisini avuttu bir süre ve artık iyice yaklaşmıştı. Oldukça yaşlı ve geniş gövdeli bir çınarı kendisine siper ederek, başını hafifçe çıkarıp hedefi olduğunu düşündüğü yerde göz gezdirmeye başladı. Çevrede kimse yoktu, biraz daha yaklaşarak iz aradı bu sefer gözleri lâkin nafile. Ne bir ayak izi, ne de sürünme. “Gecemi bunun için mi harcadım ? Duyduğum sesler neyin nesiydi peki ?” Derken hemen sağında derin ve hafif bir ağlama sesi daha işitti. Döndü, bakmadığı yerlere baktı fakat halâ kimseyi göremiyordu. O sırada masmavi bir miyostun kuşu, yağmuru umursamaz bir tavırla ve tüm zarifliğiyle Areas’ın önündeki kayalığın üzerine nazikçe kondu. Areas’ın aldırış etmediği birkaç dakika boyunca zarif ve kulağı uyuşturan tonlarda şakıdı, ta ki onun dikkatini üzerine çekinceye kadar.


Miyostun’un kulağında bıraktığı rahatsız edici olmayan bir uyuşukluk hissiyatı ile ona yaklaşan genç adam yağmurun daha da hızlanmasından dolayı artık geri dönmeye karar verdi yoksa dönüş yolu pek rahat olmayacaktı. Daha sonra tekrar aramayı düşündü. Kuşa karşı saygıyla başını eğip geri döndü lâkin kuş tekrardan o zarif sesiyle şakımaya başladı. Kanatlarını hızlıca gerip konduğu kayalıklardan havalanarak Areas’ın kafasının üzerinde dönmeye başladı.

“Yaramaz kuş, pekalâ yağmur hızlandı. Artık senin ve benim evlerimize gitmemiz gerek. Daha fazla ıslanıp hastalanmak istemiyorum. Hem sen bu yağmurda, Limreth’te ne yapıyorsun bakalım ? Hadi, hadi yuvana dön. Burası tehlikeli bir ormandır, yem olmak istemezsin.” 

Genç adamın sözlerini aldırış etmeyen miyostun daha yüksek bir sesle ötüşünü arttırdı. Ve tam baş hizasında durdu. Tüyleri gibi tamamen mavi gözleri içinden ışık çıkarmış gibi parlıyordu. İlk başta göz göze gelmekten koktu Areas, onları dikkatsizce kaldırıp; kuşun geniş kanatları, uzun kuyruğuyla birlikte masmavi parlayışının muazzam uyumuna kapıldı. Başı dönmeye başladı, hareket kabiliyeti durdu ve sadece nefes alıp düşünebiliyordu. Karşısında tüm ihtişamıyla duran miyostunun nasıl bu kadar etkili olabileceğini düşündü bir an. Huzur verici sesini iyice yükseltti, hareketleri hızlandı, gözleri ilk sefer olduğundan daha da parladı. Ve sonunda Areas’ın ayakları yerden kesildi. Düşmeden önce kayaya doğru ilerledi ve yaslanabildi.

“Bu kadar yeter, gitmeni istiyorum.”

Hiçbir şey olmadı.

“Bu kadar yeter dedim, git artık!”

Hiçbir şey olmadı. Miyostun öylece devam etti. Artık sesi Areas’ın beyninde kendiliğinden yer edinmişti. 
Kuş, adama iyice yaklaşıp küçük gagasını başına vurdu yavaş ve hızlı bir hareketle. Ardından gökyüzüne doğru yükseldi. Durmadan, her seferinde daha hızlı bir şekilde uçtu.

“Amacın neydi senin ? Büyüysen eğer bu nasıl bir büyü ? Kulaklarım. Gitmeliyim, gerçekten hasta olacağım artık, kaçınılmaz.” 

Bayılmadan önce şahit olduğu ve söylediği son şeyler bunlardı genç adamın. Tekrar başı döndükten sonra ayağı sendeleyerek ıslak çimenin üzerine uzandı.

*******************************

Zaman kavramından uzak gibi görünen odada sekiz kişi vardı. En önde oldukça yaşlı bir adam, arkasında yedi kişi. Bu yaşlı adamların sakalları ve saçları iki veya üç kişinin boyuyla yarışabilecek derecede uzundu. Hepsinin gözleri kapalıydı ve avuçları bağdaş kurarak oturdukları ayaklarının diz kapaklarını kavramıştı.

Odada ise her yeri toz kaplamıştı. Bütün kitaplar ve sağda solda bırakılan resimli yahut yazılı kâğıtların hepsi toz içindeydi. Ayrıca tamamiyle kitaplarla dolu bir odaydı burası. Areas buradaki sekiz kişinin kim olduklarını merak etti. Bilmediği nedenlerden dolayı ne ayağa kalkabiliyor ne de ses çıkarabiliyordu. Az sonra pencereye konan bir kuşu gördü ve bayılmadan önce gördüğüyle aynıydı. Odaya girip en öndeki adamın başına konarak olabildiğince hafif, yine kendisine has özelliğiyle, kulakları uyuşturacak bir şekilde ötmeye başladı. Bu cinsi daha önce görmediği için gezginliğinden utanmaya başladı genç adam. Kuş biraz daha devam ettikten sonra hızla dışarı uçtu. Gördüğü her şey buğuluydu burada. Hepsi hayal gibi. Zaten bu bir rüya olmalıydı ama bayıldığını nasıl hatırlayabiliyordu ? Yine cevapsız sorularla baş başa kaldı.Düşünmeye devam ederken kuvvetli bir rüzgar kâğıtları dağıtarak odayı gezdi.

“Hoşgeldin Areas. Tarafımızca bekleniyordun.”

“Ben, ben...” diye başladı, gelen sesin nereden olduğunu anlamaya çalışarak.

“Evet, senin gözünden bakarsak şayet; sence, sen gelmedin ve buraya nasıl geldiğini bile bilmiyorsun.”

“Doğru, ben gelmedim ve nasıl olduğunu bilmiyorum. Şu an... Şu an burası gerçek mi ?”

“Gerçek olarak neyi kabul ettiğine göre değişir, işte gerçek olan budur.”

“Ben... Aslında ben gerçeğin ne olduğunu sormadım.” Areas bunları kendi isteği dışında söylediğinden emindi. Ağzı ve beyni uyumsuz hareket tamamlıyorlardı.

“Zaten bilmediğin bir şeyi ayırt edemezsin, yaşadığın şeyin ne olduğunu sorman senin için pek makul değil. Gerçeği ayırt edemiyorsun, dolayısıyla onun ne olduğunu bilmiyorsun, soruyorsun. İnsanlar Areas, bilmedikleri şeyleri sorarlar veya bilmedikleri halde bencil bir şekilde bildiklerini iddia ederler.”

Yaşlı adam cümlesinin ardından ayağa kalkarak sağındaki asasına uzandı. Görkemli bir asaya sahipti, en üstünde asaya geçirilmiş yedi adet, son derece koyu erguvan rengi taşları vardı. Yaşlı adam Areas’a dönerek ona doğru ilerledi ve yanına oturdu, yüzünde bir tebessüm vardı.

“Ya siz kimsiniz ?”

“Çok aceleci ilerliyorsun, en son konuştuklarımızı anlaman için bile uzun yol kat etmen gerekirken... Son yapacağın işi ilk, ilk yapman gerekeni ise son yapıyorsun. Bu tutarsızlık, dikkat et, hayatında yer edinmesin daha fazla. Kim olduğumuzdan önce merak ettiğin daha önemli şeyler var.”

Elbette devamı var.