Bu ülke artık birlik olmaktan çıktı; din, dil, ırk vesaire. Hani öyle anlar geliyor ki, daha ne kadar yozlaşabilir insanlar diyorsunuz, elli-altmış yaşlarına gelip halâ genç kızları dikizleyenler mi dersiniz, daha 11-12 yaşlarında olup elinde cep telefonları, erkek arkadaşlarıyla mesajlaşan kızlar mı dersiniz... Artık bunun gibi olaylar çevrenin genelinde çok çok normal karşılanıyor, kimse onlara: ''Daha dur bakalım, sen kaç yaşındasın ki elinde telefon mesajlaşıyorsun ?'' ya da ''Ulan baktığın kız yaşında torunun var, yaptığına bak'' demiyor. Bunların her biri genel plânın bir parçası olmalı. Klasik taktik; böl, parçala, yönet. Diğer islam ülkerinde yapıldığı gibi. Demokrasi diyorlar hatta.
Neyse bakın, bu küçük insanların ileride anne ve baba olduklarını hayal edin. Sonra oturma odalarımızda duran o lanetli kutuyu. Size sözde yeni dünyalar sunan lanetli kutuyu, orada gördüğünüz ve film bu ya, ne olacak ki dediğiniz olaylar varya, işte oradan geçen her şey gerçekleşecek, hem de çok yakın bir gelecekte. İşte bu yeni anne, baba olmuşlar varya, onlarda evlatlarını böyle yetiştirecekler; çünkü böyle gördüler. Ve bu ülke mermiyle, füzeyle değil, içten bölünecek, sinsi bir şekilde, dayatmalarla. Çünkü insanların düşüncelerine hükmediyorlar. Hayallerini çalıp, onları çalışmaya, ailesine bakmaya ve sözde mutlu olmaya itiyorlar. Haftanın yedi günü içerisinde neden insanlar pazar gününü iple çeker ? Tatil ? O işin görünen kısmı, biraz daha dibe inmek gerekiyor cevabı için; insanlar mutlu olmayı özlüyorlar. Neden artık genel olarak birbirimizle çatışma halindeyiz ? Neden televizyonda söylenenlerin çoğunu sorgusuz sualsiz kabul edebilirken birbirimize kolay kolay inanmıyoruz ? Düşünün, evli bir çift yan yanayken dahi karşılıklı konuşmak yerine onu açıp vakit ''dolduruyor.' Abiler ve kardeşler, dayılar ve teyzeler... Neredeyse herkes. Birbirimize bakıp içten gülümseyecek kadar yakınken, onu daha çok görüyoruz. Yani eşimizi, sevgilimizi, arkadaşımızı izlemekten çok, onu izliyoruz. Ha burada ben izlemiyor olabilirim, sen de izlemiyor olabilirsin lâkin geri kalanı böyle değil, elinden geldiğince karşındakini uyar. Ailenle ve arkadaşlarınla sohbet et. Sık sık. Eline para geçtiğinde mutlu olmana gerek yok veya seni güldürecek, mutlu edecek şeyleri bekleme.
Aynı zamanda şunu da yap; başına gelen en kötü şeyi düşün. Anneni veya babanı kaybetmiş olabilirsin, kardeşini veya abini. Hatta hiçbir şeye değişemeyeceğin eşini ve sevgilini, belki bebeğini... Sonra üzül ve ağlayabildiğin kadar ağla; çünkü elinde olmadan mecburen ağlayacaksın. Sen insansın ve duygularla beslenirsin, seni hayata bağlayan şeyler bunlar; ama bunların hepsinden önce yapman gereken şey ne biliyor musun ? Hayatına dair bir amaç edinmen. Bu amaçtan kastım şu değil:''Evim, arabam, güzel karım, yakışıklı kocam, iyi bir evladım, bol param olsun.'' Bu bir amaç değildir hatta aynı zamanda hayalde değildir. Bunların hepsi senin üzerinde uygulanmış ve böyle düşünüyorsan başarıya ulaşmış dayatmalardır. O evindeki küçük renkli kutu varya, bunları sana yapan o. Çık bak sokağa, sonra insanlara sor, büyük bir çoğunluktan bu veya buna yakın yani sonucunda bu mantığa çıkacak olan yanıtlar alacaksın. Bu büyük bir çoğunluğun düşüncesi aynı yola çıkıyorsa, vardır bir yamuk değil mi ? Düşünceler aynı sonuçta. İşte sana sundukları bu düşünceler renkli kutunun dayatmalarıdır. Sana yakışıklıyı ve güzeli iyi olarak gösterir, artık o saatten sonra çirkin olarak nitelendirdiğin insanları otomatik olarak kötü düşünürsün.
Neyse, insan olduğunu unutma. Bir amaç edin, yukarıda bahsettiğim şekilde değil, kendi düşüncelerini elde et. Böylece geri kalanlardan farkını anlayabilirsin.
Pazartesi, Haziran 18, 2012
Dağılıyoruz
Çarşamba, Nisan 25, 2012
Çaresizlik
Bu ülke batıyor, insanları dağılıyor, gençleri kör veya ağır bir hipnoz altında. Sokakta gördüğünüz çoğu insanın kendi düşünceleri yok. Onların alışkanlıklardan ötürü bir işleri, aileleri var. Sürekli olarak bunlarla ilgili sorunlarla meşguller, yani daha açık olarak bencillikle yetişiyorlar. Bu tek başına bir birey veya aile olabilir. Birileri dünya işleri ile bir ayı nasıl çıkarabileceğini düşünür, birileri ise bu akşam hangi hatunla yatsamda günümü gün etsem diye. Adalet bu mu sorusu geliyor değil mi akla hemen ? Evet, aslında adalet gerçekten bu. Sadece olaylara geniş çerçevede bakmak gerekiyor. Zaman kavramını iyi görmek, adaletin bu olduğu konusunda sizleri ikna edebilir. Bir ara izlediğim bir animede şöyle bir diyalog geçti: ''İnsanların hepsini kurtaramazsın, bu çok eskilerden bir hikâyedir. Peki ya, kurtaramadıklarını nasıl kurtarabilirsin ? İşte bunun bir cevabı yok...'' Güzel bir animedir; Kara no Kyoukai/Günahkârlar Bahçesi/The Garden of Sinners. Kim kimi kurtaracak, kim kimi neden kurtaracak, kurtaracak olanlar önce kendilerini kurtardılar mı ? Who watches the watchmen ¿ Siz siz olun, tamamen kendi düşüncelerinize ait uğraşlarla meşgul olun. Kendinizin farkına varın, neler yapabileceğinizin; TV'den, bilgisayardan-internetten-, telefonlardan uzaklaşın.
İşin kötü yanı ne biliyor musunuz ? Bunların hepsini görüpte; iki-üç satır bir şey yazmak ve birkaç dakika insanlara kendilerinin olmasıyla ilgili bir şeyler anlatmaktan başka elden gelen yok.
İşin kötü yanı ne biliyor musunuz ? Bunların hepsini görüpte; iki-üç satır bir şey yazmak ve birkaç dakika insanlara kendilerinin olmasıyla ilgili bir şeyler anlatmaktan başka elden gelen yok.
Etiketler:
adalet,
insan,
kader,
Kara no Kyoukai,
watchmen
Çarşamba, Nisan 04, 2012
Olympos-Çıralı-Ceneviz
Geçen iki gün, 21 yıllık hayatımda yaşadığım en iyi günler arasında yer alıyor. Yeni insanlar tanımak, doğaya daha fazla yaklaşmak, biraz oksijen solumak falan... Emin olun, yabancılar bizim Türklerden çok daha fazla saygılı ve sevgili insanlar. İnsan tanımadığı halde her gördüğünde selam verir mi yahu ? Her yardıma gelir mi ? Güneşin doğuşu sırasında sanki yeniden doğuyorsunuz. O sabah soğuğunu hissetmek sanki ruhunuzu temizliyor, neyse ya devam etmek istiyorum, Maku ve Danny'den bahsetmek ama gürültü yoğun burada, belki sonra. İyi günler.
Perşembe, Mart 15, 2012
Salı, Ocak 31, 2012
Gece çok güzel bir olay yaşadım. Aslında gece demeyeyim, sabaha doğru, şafak vakti daha uygun. Tam şafak değil, aman neyse işte. Bilgisayar açık, yok pardon, kalkıp kapatmıştım. David Hykes-eğer bilmiyorsanız bu adamı öğrenin! kesinlikle öğrenin, müziklerini dinleyin!- dinliyordum, en iyisi mp3+kulaklık diye kapatmıştım. Onun müzikleri eşliğinde uyku ile uyanıklık arasındayım. İnanılmaz kafa yapıyor bende. Böylesi müzikler mevcutken neden insanlar uyuşturucu kullanır anlamış değilim. Uçuyor gibisiniz... Ayaklarınız yerden kesiliyor... Neyse işte dediğim gibi bir durumdayken rüya diyemeyeceğim bir an yaşamaya başladım. Önümde çukurlar var.-aklım başımda, neyin ne olduğunun farkındayım- Dipleri görünmüyor, sadece simsiyah. Her birine atlamaya başlıyorum lâkin istediğim hissiyatı bir türlü yakalayamıyorum. Birkaç denemenin ardından elimde olmayan bir etkiyle: ''Allah'ım bu sefer bırak düşeyim, özlediğim bu duyguyu tekrar yaşat.'' diyerek atlıyorum. Ve tam istediğim gibi oluyor, kendimi bırakıyorum, durmaksızın düşüyorum. Mutluluk... Uzun süre sonra mutlu oldum. Biraz daha fazlası var elbet ama bu kadarı kâfi.
Pazar, Mart 06, 2011
Devamsızlar
Ne kadar çok devam ettirmem gereken hikâyelerim var daha!?!?! Bu işin ucundan tutmaya başlasam iyi olacak gibi aslında. Sürekli to be continued yazmakla geçirdim yahu. Telefonumun taslaklar bölümüne yazdıklarımı aktarsam, sanırım düzgün bir hikâye çıkartırım. Ama fikirler uçmamalı değil mi ?
To be continued
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)