Salı, Temmuz 11, 2017

Vargos'un Bilgiler Kitabı

Bu kitap, Faesla'nın en bilinmez, esrarengiz insanı olan Vargos tarafından yazılmıştır. Kimi anlaşılan kimi anlaşılmayan bölümlerle dolu; Faesla'nın esrarengiz olaylarını, kişilerini, kendi keşiflerini anlatır. "Uçurum" başlığını attığı yazıda hayatında karşılaştığı şeylerden ufak tefek bahsetmiştir. Çevirisinde elbette kusur olabilir.

Uçurum
Öfkeyi, nefreti, kini; sevgiyi, mutluluğu ve dahası tarif edilemez mükemmel duyguların hepsini kucaklıyorum, elbette bunlara sebep olanı ve olanları da.

İnsan ırkı dahil olmak üzere, birçok ırkla münakaşada bulundum. En üstünden en altına kadar hepsiyle tartışıp, hayatlarındaki gayeleri ve bakış açılarını yakalamaya, anlamaya çalıştım. Dahi, zeki, bilgin varlıkların gayeleri her ne kadar mantıklıysa; kendi fikri olmayan, kaybolmuş, emir altında yaşayan, sürekli sağa sola savrulmuş varlıkların hayatları o kadar mantıksızdı. Burada özellikle belirtmek isterim ki; hayatındaki yürüyüşlerini dengesizliklerden dolayı, yani yaşamının ilerleyişinin eşitsizliğinden ötürü aklını başkalarından almış kişi ile asla fikir alışverişinde bulunamadığımı fark ettim. Bu tarz varlıklar kesinlikle sohbet etmeye uygun değillerdi, elverişsizdiler. Biraz daha ötesinde anladığım odur ki, sıradanlıktan oldukça haz alıyorlar. Herhangi bir fikri üretmeden, yenilikçi düşünmeden yaşamaktan fazlasıyla zevk duyuyorlardı. Hatta bu vesile ile "sıradanlık" dediğim olgu dahi bunlardan keyifleniyordu. Nasıl mı? Elbette sadece kendi denkleriyle gerçekleştirdikleri sohbetlerle. Zira bu kişiler/varlıklar birbirlerinin duygularını sohbet esnasında gereğince tatmin ediyorlardı. Böylece, izlediğim kadarıyla, varlıklar daimi olarak kendilerini rahat hissettirecek başka varlıklarla münakaşa içerisinde bulunuyorlardı. Bu tamamen yanlış bir şey. Bununla bir akıl asla yükselemez. Ancak kendi çöplüğünde öter. Ardından kendim karar verdim ve bu satırları okuyacak kişilere tavsiyem odur ki; onlar kendi yuvalarında mutlular, ne sizin uyarınızı dinlerler ne de sizi aralarına almak isterler. Böylece bırakın onları, pisliklerinin içerisinde boğulacaklar günün birinde.

"Hüzün üzerinde mutluluk, mutluluk üzerinde hüzün."

Salı, Haziran 20, 2017

Hiçlik Çıkmazı

"Ah," içeceğini yudumladı, "Ah, hiçliğin tarif edilemez hoşluğu... Önce seni içine çekiyor, var olanı yok, yok olanı varmış gibi gösteriyor. Gözlerinin önünde büyüler uçuşurken, zihninde beliren düşünceleri kontrol edemiyorsun. Asla düşünmeyeceğin şeyler... Beceriksiz ölümlü pislikler. Hiçlik, yokluk ve varlığın farkını bir ölümlünün anlamasını asla bekleyemezsin ve şeytan işini sessizce yaparken asla bir ölümlüye güvenmez. İnsanlar, kendi kalplerini dahi birbirlerine karşı yaptıkları saçma davranışlardan koruyamayan birer zavallıdır. Kendi pisliklerini temizlemekten ziyade, onu aralarında bölüşerek kalplerinin harap olmasına davetiye çıkartırlar. Aaaah, en sıkıcısı sürekli beklenti halinde olmaları... Çürüyerek ölmelisiniz, sadece bedeninizle değil. Tüm duygularınızla, her biri son raddesine kadar çürüdükten sonra hiçliğin sizi kucaklamasına göz yummanız gerekiyor. Ama gelin önce aralarındaki farkı anlatayım. Hiçlik, yokluk ve varlık... Örneğin, senden yola çıkalım. Şu an sen varsın, herkes seni görüyor ve seslerini duyuyor, tepkiler alıp verebiliyorsun. İşte bu varlığının kanıtıdır. Yokluk ise senin asla doğmadığın, var olmadığın anlamına gelir. Hiçlik... Hiçlikte insanlar seni ne görür, ne duyar ne de tepkilerine tepki görüp alabilirsin. Şeytanın gözleri insanlarınkinden daha keskindir, seni yakalar ve tüm eğlencesi ile seninle ilgilenmeye gelir. Sonuna tanıklık etmeye başlıyorsun. İnsanlarla olan iletişimsizliğin yüzünden tüm duyguların kırılır, hissizleşirsin lâkin o seni kucaklar, kolları arasına alıp, tamamen gözünü boyadığı büyülü dünyasına katar. Asla ama asla erişemeyeceğin sahte duygulara sahip olmaya başlarsın. Bencilliğin artar ve bu sahte duygular tüm zihnini kaplamak için kendi aralarında dahi yarışırlar, sen ise bunların farkında olmadan bu hayatta eğlendiğini zannedersin. Hatta eğlenirsin de lâkin tıpkı senin gibi hiçliğe koca bir adım atmış insanlarla... Sana benzedikleri için yanlışlar içerisinde boğulduğunun farkında olamazsın. Küçük farelere dönüşmüşsünüzdür. Hiçlik işte budur ve girdiğinde anlarsın ki bir çıkmazın içerisindesindir. Hiçlik çıkmazına hoşgeldin."

Salı, Mart 01, 2016

Delilik - Hayat

"Yani ilk defa birisi bana bunu söylediğinde tamamen şoka girmiştim çünkü ansızın aydınlandım anlıyor musun ? -Elbette onu öldürdüm.- Her gün aynı şeyleri yaptığımın, aynı insanlarla görüşerek kendime zerre bir yetenek veya adı her neyse işte onlardan katamadığımı algılamıştım ama diyorum ya hepsi bir anda oldu. Bu aydınlanma saniyelikti. Sonraki gün ne oldu biliyor musun ? Bütün algılarım açılmıştı, etrafımdaki bütün bok herifleri görüyordum; benden duygularımı sömürerek beslendiklerini keşfettim. Hislerimi çalıyorlardı ve çalınmış bu hisleri kendilerine, sepet içinde güzelce süslenmiş bir düzine çiçeklerle hediye ediyorlardı. Her gün, her gün. Algılayabiliyor musun ? HER. GÜN. Tamamen körelmiştim, bu keşiflerimi onlara anlattığımda artık farklı olacağını söylediler, daha sonra tekrar farklı olacağını ve tekrar ve tekrar... Ardından göremedikleri şeyi buldum, sadece yollar değişmişti lâkin sonuçlar aynıydı. Yine duygularımı benden çalarak sanki dünyada hiçbir bok değilmişim gibi yaşamaya devam etmişlerdi ama değişen ne oldu biliyor musun ? Ahahahahhhha... Hepsini ama hepsini gözlerimi bile kırpmadan öldürdüm. Niye sürekli bana bakıp duruyorsun orospu çocuğu seni ? Ha ? Sence yalan mı söylüyorum ? Hadi siktir git oradan! Hepsine son sözüm ne oldu bilmek ister misin ? Benden çaldıkları duyguların hepsini son defa gözlerine baktığımda aldım, en sonunda hepsinin gözlerinin içine, ölmelerinden bir saniye öncesinde bakarak dedim ki: "Ah dostlarım merak etmeyin bu sefer farklı olacak!"

"Gerçekten sen de merak etme, bu sefer farklı olacak!"

Delilik


"Sana, sana bunun açıklamasını hiç yaptım mı ?" dedi sıska görünümlü, gözleri siyah bir bantla bağlı olduğu halde geldikleri bütün yolu saptırmadan bilen adam. Kapalı olan gözleriyle ellerine doğru bakışları yöneldi. Avuçlarını açmıştı ve içlerinde iki küçük bıçak vardı. "Ahh, özür dilerim. Gerçekten kusuruma bakma, ağzını o kadar sıkı bağlamışım ki, sen insanların karşısında konuşurken anlamadığım yetmiyormuş gibi şimdi de anlayamıyorum. Neyse zaten o kadar konuştuğun yeter, kimseye konuşma fırsatı bile vermemiştin ama buradayız şu an. Benim yerimde, gökyüzündeki tahtından ziyade..."sıska adam çömelerek toprağı ellerinin arasında gezdirdi.

"Sana, uuuhhmm sana daha önce bunların açıklamasını hiç yapmış mıydım ?" diye tekrar sorarak ellerini gösterdi. "Senden önce, -elbette yine senin gibi çok konuşan birisine- konuşma hakkı vermiştim ama biliyor musun ? -ELBETTE BİLMİYORSUN OROSPU ÇOCUĞU- Konuşması toplasan üç saniye sürmüştü. Sonra bıçaklarımı çenesinin altından ağzına geçirdim. Onun neden öldüğünü az sonra anlatacağım lâkin önce şundan alıp damağını tatlandırmak ister misin ?" İnce elleriyle bir kaseye koyulmuş kuru üzümü uzattı. "Sonra çok kötü davrandığımla ilgili hayranlarımdan şikayetler alıyorum, AL ŞU SİKTİĞİM KASESİNİ!" Adamın elleri bağlıydı, almadı ve sıska olan kaseyi adamın yüzüne fırlatmıştı.

"Pardon! Gerçekten pardon ama ben sana bunların açıklamasını anlattım mı ?" yine ellerine gitti kör bakışları. "Senden önceki arkadaş da bu üzümleri boşu boşuna yere dökmüştü, yani baktım ki ağzını burada açamıyor bende yardım etmek istedim, çenesinden bıçaklarımla girerek; döktüğü bütün üzümleri oradan yedirdim. Yani sana da bunları yapacak değilim. Bak sana içimdekileri anlatacağım, neden buradasın biliyor musun ? Çünkü yıllarca insanlara değişmeleri gerektiğinden ziyade, sürekli kendi kafandakileri anlatarak, onları yanlış yerlere yönlendirdiniz, yani insanlara kendileri olmayı keşfettirmediniz anladın mı ? Ellerine mantıksız uğraşlar vererek, gittikleri yolda kestirmeden kayboluşa sürüklediniz. Sonra onları bir şekilde ödüllendirdiniz ki yaptıklarının her zaman en doğrusu olduğunu düşünsünler. Yıllarca, asırlarca aynı şeyleri yaptılar, bazen üzülüyorum, yani onların deli olması imkânsız esas sen ve yoldaşların tamamen kafayı yemişler. Onlara değişmeleri gerektiklerini değil, bunun yerine aynı şeyi yapmalarını tavsiye ettiniz. Bu nasıl bir ibneliktir ki ? NEDEN insanlara doğru olanı değil de her zaman yanlış yolu doğrularla süsleyerek gizlediniz ve öğütlediniz ? Yıllarca, aylarca, haftalarca, günlerce, saatlerce aynı şeyleri yaptılar; farklı bir gerizekalılık ise hâlâ yapıyorlar. Onları varlıktan yokluğa sürüklediniz. Şimdi sıra sen ve ekibinde, buraya kadarmış. Bu kadar zamanını aldığım için özür dilerim ama son bir şey soracağım, ben sana bunların açıklamasını yapmış mıydım ?"

                  - - - kapı gıcırtısı ardından, nefes alış verişi bile duyulmayan, derin bir sessizlik - - -

Pazar, Şubat 07, 2016

Seyyah'ın İçe Vurumu

"Özür dilerim ama yalan söyledim." dedi Seyyahbendar, "Gerçekten üzgünüm, nasıl anlatabileceğimi bilemiyorum ki bugüne kadar zaten kimse anlamadı sen de onlar gibi olacaksın."

  Kadın bu son anında üzüntüyle ölmek üzere gözlerini devirmişti ve aslında haklıydı bile lâkin Seyyah bu anı zaten daha önce defalarca yaşadığı için, ona sıradan geliyordu ve yine aynı şey olacaktı. Oldu da zaten, kadının kulağına uzanarak; bu hayatta -ve eğer varsa ötekinde de- diye ekleyerek asla yok olmayacağını; onaa, onun daha öncekiler gibi yok olduğunu ve sonrakilerin de yok olacağını, son nefeslerinde ise kadının bunca yokluğundaki zamanlarda onu asla özlemediğini fısıldadı.

Pazar, Ekim 25, 2015

Beklenmeyen


"Ahahhah ahah... Yapma lütfen, gülmekten öldüreceksin beni Seyyah." dedi, masanın en solundaki adam. O kadar çok gülmüştü ki, oturduğu sandalye iki ayak üzerine çıktı.

"İşte, evet, işte ben de bunu söylüyorum sizlere. Düşünsenize; böylesine mutlu olup gülebilirken niçin ölesiniz ki ? Beyler, anlamanızı beklemiyorum ki, sizler öleceksiniz lâkin ben, ben ölmeyeceğim. Ölüm anlamsız, çukur, boş bir oda. Neden öleyim ki ? Yaşanacak bir sürü duygu var, konuşacak düzinelerce konu , birlikte olunacak bir sürü kadın var. Şimdi söyleyin, ha, neden öleyim ?"

Adam bunları anlatırken hiç gülmüyordu esasen. Arkadaşlarını sırf bunu konuşmak için, Kanatlı Balık Hanı'na çağırmıştı. Onlar onu dalgaya almaktan başka bir şey yapmıyorlardı. Ölümün konuşulduğu masaya uzak bir yerde, ateşi tüm dünyayı aydınlatacak gibi gürleyen şöminenin karşısında iki adam konuşuyorlardı. Sessizce.

"Bence bu kadar düşünme, daha geçen gün bir tanesi daha ölmeyeceğini iddia ediyordu. Ne zaman ölmüştü ? Anlattıktan hemen sonra mı ?" dedi, kısa olan.

X X X

"...Ben ölümü gördüm, hatta birçok ölümü gördüm. Bir keresinde; arsızlağa, soysuzluğa ve şerefsizliğe batmış bir köyün tek gecede eridiğine tanıklık ettim. Yaşlılar, kadınlar, çocuklar... Hepsi erimişti. Çok saçma bir sebepti üstelik. Sanırım onu da anlatabilirim. Günün birinde; ticarete gittiğim güney köylerinden birisine garip bir adam geldi. Her yıl giderdim oraya ve halkını az çok tanırdım ama bu adam farklıydı, bir yabancı ve yerli halk yabancıları sevmezdi, bunu da sevmediler. İşte bu adam meydana geçti ve birden o gece tüm köyün yok alacağını söyledi. Dünyaya bu kadar zarar verdiklerinin yeterli olduğunu bağırdı. Etrafında toplanan, köyde sözü geçen insanlar, onu köyün kralına götürdüler. Kral ölüm hükmü verdi ve yabancının kellesini uçurdular ve kafasını meydana astılar. Sonra gece oldu ve ne oldu biliyor musunuz ? Bütün evler, ahırlar, insanlar... Eridiler. Her şey eridi, ta ki geriye sadece kral kalana kadar. Kralın vücudu donmuştu. Benzi soluk ve gözleri düşmüş, çaresizlik içerisinde. Sonra insanların boğulduklarını, yandıklarını gördüm. Ben ölümü gördüm. Bir anlamı yok ve ben ölmeyeceğim. Her şeyin bir ilki vardır. Talih bana gülebilir." dedi, Seyyahbendar, bardağını yudumlayıp arkasına yaslanırken.

"Seyyah, sen sadece bir aptalsın, üstelik güney toprakları ıssızdır, en ufak bir yerleşim yeri bile olma ihtimali yok. Ve dostum ölüm herkesi bulur, istisnasız."

"Evet istisnasız ve ansızın." dedi diğeri.

"Evet ansızın ve hiç olmadık bir zamanda." dedi bir diğeri de.

"En ufak bir yararı olmayan olayın gerçekleşmesini istemeyiz değil mi ? İşte dostlarım ölüm de böyle. Kimsenin ölmeye ihtiyacı yoktur."

X X X

Şöminenin önünde bir hareketlilik vardı. Daha kısa olan uzun olana bakıp şöyle dedi, ayağa kalkarak:"Ben, onu yakından dinlemeyi gerçekten istiyorum."

Daha uzun olan arkasını dönüp uzaklaşırken: "Ben, bunu söylemeni bekliyordum." diyerek çıktı.
Kısa olan şömineden uzaklaşarak masaya yaklaştı ve Seyyahbendar'ın yanına gelip sohbete dahil oldu.

"Ölüm hakkında söylediklerinizi işittim ve doğrusu neden ölmek istemediğinizi merak ettim." dedi, hafifçe gülümseyerek.

Seyyahbendar kısa adama dönerek: "Ah, evet, çünkü benim için anlamı olmayan bir şeyi istemem. Bu dünya, bu zaman yeterince geniş ve anlamam gerekiyor." diye cevap verdi.

"O zaman ölümü biliyor olmalısınız. Gereksizliğinden çok eminsiniz. Bakın ne yapalım, sizinle tekrar Kanatlı Balık Hanı'nda buluşalım lâkin iki yüz yıl sonra."

Kısa adam masaya selam vererek handan dışarı çıktı. Masadakiler Seyyahbendar'a dönüp dalga geçmeye devam ettiler.

"Ahahah ha... Seyyah, iki yüz yıl sonra demek ha ? Ahahahha! Dostum, bugün sayende çok güldük."

"Biz de zaten altı asırdır bu anı bekliyoruz. Ahahahahahah!"

"Mezarından kalkar gelirsin artık dostum. Ehehehehhe!"

Seyyahbendar hiç tepki vermeden adamın arkasından seslendi:"Sen onları takma, bana karşı hep böyleler iki asır sonra görüşürüz. O sefer kendini tanıtma şerefine de nail olabilirim belki. Unutma! İki asır sonra."

"Ohahah hahhah ha. Seyyah, bugünlük bu kadar yeter lütfen. Gülmekten öldüreceksin şimdi."

X X X X X X X X

***iki yüz yıl sonra***

"Evet, hanın ismi değişti doğal olarak. İnanabiliyor musun ? Son bir asır içerisinde tam yirmi defa el değiştirdi bu han. Üç kez de ismi değişti. En sonunda ise Beyaz Miyostun Hanı yapıldı. Bana kalırsa hoş bir isim ama kimse miyostunun gerçekte ne anlama geldiğini bilmiyor. Sahibinin anlattığına ise inanılmıyor. Dediğine göre bugüne kadar hiç görülmediğini düşündüğü bir kuşun adıymış. Üstelik bu ismi ona kuş söylemiş. İnanabiliyor musun ? Konuşan bir kuş!"
Seyyahbendar, karşısındaki adama bunları anlatırken yanlarından geçen kızdan da iki içki istemeyi ihmal etmedi, kendisinin ısmarlayacağını da söyledi. O sırada yabancı Seyyahbendar'ın neden gerçekten ölmediğini merak ediyordu.
"Evet," dedi yabancı, "...daha kötülerini de görmüştüm."
"Sana son asır aklımda dolanan tek düşünceyi söyleyeyim mi ? Neden ölmediğimi merak ediyorum. Eskiden bir söz duymuştum. Bir şeyi ne kadar çok dile getirirsek, gerçekleşme ihtimali de o kadar artarmış." dedi Seyyahbendar, kızın az önce getirdiği soğuk biradan yudumlarken.
"Bana sorarsan, ki soracaksın, bu konu söylediğin şeye ne kadar inandığına bağlı." Yabancı da birasından birkaç yudum aldı. "Sen," diye devam etti, "...kusursuz bir inançla bunu söyledin, çok büyük ihtimalle lâkin aynı zamanda Ölüm'ün kimseye tolerans göstermediğine adım gibi eminim. Talihli bir insansın."
"Veya ne istediğini bilen bir insanım. Şu sıralar pek bilemesem de. Bak geçen yüz yılda neredeyse beni bir tür şeytan ilan edeceklerdi, bir kısmı büyücü diye de tutturmuştu. Kara bir büyücü ama sadece ne istediğini bilen bir insanım." dedi Seyyahbendar.
"Peki ellerinden nasıl kurtuldun ?"
"Ahahhhahh... Tabi ki kara bir büyücü olduğumu söyleyerek. Eğer beni öldürselerdi, lanetim ile soylarını çürütüp onları yerle bir edecektim sözde. Oahahhhahhahh hahha... Yüzlerindeki ifadeyi görmeliydin. Sonra ise birçok savaşa katıldım. Kimin için savaştığımı bile bilmiyordum kimi zaman. Bir keresinde bütün savaşlarından galip gelmesini bana bağlayan bir kral ile arkadaş olmuştuk. Bana akıl almaz hazinesinden bağışta bulundu. Adam ellerimde ölürken, yıllar geçmesine rağmen ilk karşılaşmamızdaki kadar genç göründüğümü söyledi. Karısı beni kıskanırdı, eşinin erkeklerle birlikte olduğunu düşünüyordu. Aptal kadın, krallığı yönetemeyip çökertti."
"Ölüm hakkında düşüncelerin hâlâ aynı mı ? Bu arada hareketli iki asır olmuş." dedi yabancı iki bira daha isteyerek.
"Elbette aynı. Yaşanacak daha çok şey var. Daha iyi anlıyorum biliyor musun ? Zaman geçtikçe, yaşadıklarımın ne kadar az olduğunu ve yaşayacaklarımın sonunun görünmediğini. Neden ölmek isteyeyim ki ? Ha ? Neden ?"
"Demek hâlâ aynısın, o zaman bir asır sonra görüşmek üzere ben gidiyorum. Yapılacak çok işim var." dedi yabancı ve vedalaştılar.
X X X X X

***yüz yıl sonra***


"Düşünsene yüzyıllardır burada seninle buluşuyoruz ve kimsenin bundan haberi bile yok! Bu duygu beni kendisine oldukça çekmeye başladı." Seyyah'ın saçında beyazların olduğunu gördü ansızın yabancı, daha önceki yüzyıllarda ya farkında olmamıştı bu kadar ya da yoktu. Önemsemeden Seyyahbendar'ı dinlemeye devam etti. "Sence," dedi Seyyah, "Neden ölmüyorum yabancı ? Neden ben ölmüyorum ? Neden etrafımdaki, değer verdiğim veya vermediğim insanların hepsinin yok oluşlarını görmek zorundayım ? Bak sana bir sır vereceğim, artık duygusuz bir insan olmaya başladım, eskiden insanları önemserdim, anlarsın ya, onları dinlerdim lâkin artık gördüğüm onca şeyden sonra, yaşadığım onca duygudan sonra; bunların beni hayattan nasıl soğuttuklarına tanıklık ettim. Anladım ki, ne kadar çok şey yaşarsan o kadar çok duygusuz bir insan olmaya başlıyorsun çünkü başka bir insanla arandaki paylaşımların çoğu duygular üzerine kurulu ve ben başka insanların yaşayacağı duyguların hepsini yaşadım sanırım, hepsini yabancı. Artık tat alamıyorum, Bu dünyanın neredeyse her toprağında ayak izi bıraktım, her suyundan tattım, savaşlara girdim, bir sürü aile kurdum, büyük bir soyum oldu, binlerce kadınla birlikte oldum ama neden yabancı ? Neden ? Daha yüzyıllardır senin kim olduğunu bile bilmiyorum. Ne adını ne sanını." Seyyah konuşmaya o kadar dalmıştı ki, bulundukları yerin yavaş yavaş karardığını fark etmemişti. Hanın görüntüsü, içindekilerle beraber yavaş yavaş soluklaşmaya başladı.

  Yabancı ağaya kalkarak, hâlâ bir şeyler anlatmaya çalışan adamın arkasına geçti ve ardından sağ eliyle Seyyah'ın omzunu tuttu bir saniyeliğine ve daha ne olduğunu bile anlayamadan önce elindeki bardak düştü ardından olduğu yere adamın kafası düştü, sanki uyuyakalmış gibi.

"Zamanı geldi, artık..." yabancı cümlesini tamamlayamadan hanın kapısı gıcırdadı, Dikkati dağılmış bir şekilde o yöne baktı ve kapıdan içeri giren birisini gördü.

                                                                         X X X X X


  Yavaşça başını eğerek, "Kardeşim." diye selamladı içeri gireni, takibinde aynı cevabı aldı. Elini uykuya dalmış gibi görünen adamın omzundan kaldırarak, geri giden adımlarla odanın içinde soluklaşıp kayboldu.

  Yeni gelen adam bir süre içeriyi izledikten sonra Seyyah'ın karşısına oturdu. Boyu uzundu ve bembeyaz bir teni vardı, üzerine giydiği siyah pardesü, sanki rüzgarlı bir alandaymışçasına durmadan sağa sola savruluyordu. Arada adamın kafası istemsizce titrek hareketler yaparak, ürkütücü durum oluşturuyordu. Böylece kısa bir zaman Seyyahbendar'ı izledi.

                                                                          X X X X X

"Uyan Seyyah, ben Kader."

Hızla, irkilerek uyandı adam, çelimsiz görünüyordu, teni soluklaşmıştı. 

"Neredeyim ben ? Ne oldu ? Sen kimsin ?"

"İnsanlar tarafından koyulmuş bir sürü ismim var, sen Kader diyebilirsin bana. Handayız, bayılmıştın. Ben seni uyandırdım."

  Seyyah durumu anlamaya çabaladı, duraksadı ve o ana kadar neler olduğunu düşledi. Uzun süredir yaşıyordu; yaşadığı bir sürü önemli olay vardı, aynı handa iki yüz yılda bir veya yüz yılda bir buluştuğu, kim olduğunu dahi bilmediği yabancıyı hatırladı. Bunun nasıl mümkün olabileceğini o an kavrayarak irkildi, şu an kendisini yalnız ve güçsüz hissediyordu. kendinden eminliğini kaybetmişti, sesi ürkek çıkıyordu.

"Peki, sen burada ne yapıyorsun ? Niye kimse yok ?"

"Sana birkaç soru sormak için geldim ve bugünse eğer, tamamlanması gereken bir işim var, senin yardımına ihtiyacım var anlayacağın. Öncelikle en çok merak ettiğim şey şu, niçin ölmek istemediğin. Amaçladığın şey ne ?" Ellerini birbirine kavuşturarak dinleme arzusunu belirtmeye çalıştı Kader.

"Buna amaç mı diyorsun ? Hem madem sen kadersin benim hakkımda olacak olanları senin bilmen gerekiyor, amacım diyorsun ki bir amacım dahi yok, bunu bilmen gerekiyor. Sadece ölmeyi istemiyorum, aynı anda iki bardak suyu içmek kadar gereksiz. Zaten fazlasıyla ölüme tanıklık ederek sürekli ölüyorum. Bunlar bana yetiyor. neden öldükten sonra başka bir hayata inanmaya ihtiyacım olsun ki ? Hayat zaten burada, bak şu an burada oturuyorum ve bunu hissedebiliyorum, ateşin sıcaklığını, havanın soğukluğunu hissedebiliyorum. Sana dokunduğumda tenini hissedebiliyorum." Bunu derken elini adamın göğsüne doğru dokunmak için götürdü lâkin adamın göğsünün içinden geçip sandalyenin arkasına çarpmıştı. Yüzyıllardır unuttuğu bir duygu içinde, ansızın sert kayalara vuran amansız dalgalar gibi şiddetle, her saniye artarak kabarmaya başladı. Korkmuştu Seyyah, şu an hiçbir şey anlamıyor ve bilmiyordu, bu durum onu oldukça korkuttu. Bir şeyler daha vardı lâkin adını unutmuştu, kendisine sürekli bir süre sonra ne olacağı ile alâkalı sorular soruyordu, ne yapacağını, neye cevap verebileceğini bilmiyordu.

"Şüphe," dedi Kader, "Bu duyguya ise şüphe diyoruz. Korku ve şüphe insanı bir şeyleri yaşamaya iter. Seyyah, insanoğlu duyguları olmadan bir hiçtir. Bak bana dokunamadın, çünkü benim varlığımın bir önemi yok benden bir tane daha olabilir ama sen öyle misin ? Hayır, kendi oluşturduğun fikirlerin sayesinde yüzyıllarca yaşadın, yüzlerce insana dokundun, tanıdın, tattın,  savaştın, hissettin... Bir süre sonra bunları ilk günkü kadar heyecanla yapmamaya başladın, alışkanlığa dönüştürdün. Yani, yaşamı erteleyemezsin, onu bir tür alışkanlığa dönüştüremezsin ama sen bu duruma sokmuştun, kimseye bahşedilmemiş bu özel hayatını. Kısır döngü içerisindeki hayatta duygu yoktur. Alışkanlık vardır. Sürekli yenilerini oluşturmak, geliştirmek varken, sen varolan kimliğini kaybettin bu alışkanlıkların içerisinde. Onca zaman yaşadığını sanmıştın ama sen zaten yaşarken ölüydün. Kimse varlığından bile haberdar olmadı, gelip geçici arkadaşlıkların, gelip geçici ilişkilerinle bataklığın içinde yüzdün. Siz insanlara her baktığımda üzülüyorum, üzülüyorum çünkü varolmanın mükemmelliğini günlük hayatlarınız içerisinde unutmuş gitmişsiniz. Bir şeyleri veya birilerini hissetmenin o tarif edilemez duygusu sizler için çok sıradan olmuş. Şimdi geçmişinle alâkalı korku duymaya başlıyorsun ve takibinde geleceğinle ilgili şüphe. Yüzyıllar sonra ilk defa... İşte şimdi yaşıyorsun Seyyah. İnsanlar duygulara bağımlıdır, birilerini sende uyandırdığı duygular için seversin, belki unuttuklarını ama hepsi duygudur sonuçta. Bugüne kadar boş bir kitap sayfasına veya yolda yıllarca oradan oraya sürüklenmiş bir dal parçasına aşık olan, sevgi besleyen, dost belleyen bir insan tanımadım. Onlar sende duygular uyandırmaz ki, onlar sadece dururlar ta ki o boş sayfa doldurulup, dal parçası toprağa dikilip yeşerinceye kadar. Duygular... Sevgi, korku, acı, üzüntü, ölüm... Bunların her birine sahip olmak için ölümsüzlüğünden vazgeçecek, senin hayal dahi edemeyeceğin varlıklar tanıyorum ama siz insanlar farkında bile değilsiniz bu mucizelerin. Senin için hep eskisi gibi bunların farkında olmanı diledim ama olmadı. İşte o zaman ölümsüzlüğünün bir anlamı olacaktı biliyor musun ? Başarmış olacaktın, ilk olacaktın... Şimdi korku ve şüpheyi bırak artık onlar geride kaldı, yenisini hissedeceksin. İlk ve son defa, en özel olanların ikincisini... Elveda... Sonsuza dek..."

  Seyyah, Kader'in anlattıklarına hiç tepki verememişti, adam oturduğu yerde öylece kaldı, düşündü, korktu, şüphe duydu. Söylediği her şeyde haklıydı, yüzyıllarını hayatın içerisinde yaşarken kaybetmişti. Eğlenmişti, savaşmıştı, ağlamıştı ama korkmamıştı veya şüphe duymamımştı çünkü ölümsüzdü. Geçmişin aksine artık her saniye korkuyor, şüphe duyuyordu. Kader göz kırparak elindeki büyük kitapla soluklaştı karşısında. Kaderini düşündü, sorgulamaya başladı: "Madem," dedi kendi kendisine, sesli düşünüyordu, "Hayatımda neler yapacağım belli, yanlış tercihler yaptığım belli, neden beni tek başıma bu saçma hayatta bıraktınız ?" Cümlesinin sonuna doğru, yüzyıllar sonra ilk defa yüksek sesli, bağırarak konuşuyordu. "Bu kaderi ben seçmedim! Lanet olsun her şeye, daha önce söylemediğiniz her şeye lanet olsun!"

  Haşimle yerinden kalktı Seyyah, nereye olduğunu aldırmadan koşmak istiyordu. Çevresindeki soluk ortamın gittiğini fark etti bir anda, insanlar vardı; gülüyorlar, birbirlerine eğlenceli hikâyeler anlatıyorlardı, kimisi yanındaki kadınla meşgulken kimisi karşısındakiyle dalga geçiyor kimisi ise iki yanındaki masadaki insanları gözleriyle yanındakilere işaret ederek, o masadaki insanlar hakkında fitne çıkartıyordu. Seyyah aklını kaybedecek gibi olmuştu, handan çıkıp asla geri dönmemeyi düşündü ve ölümsüzlüğünü batıda, bir göl kıyısında sonsuza kadar sakin bir şekilde devam ettirmeyi kafasına koydu. Tam bir adım atmıştı ki daha önce yere düşürdüğü büyük içki bardağına bastı ayağı. Düşerken kafasını karşıdaki masanın kenarına vurdu, öylece bayıldı.

                                                                      X X X X X X

   Gözlerini açtığında karanlık bir boşluktaydı. Yarılmış başını eliyle sıvazladı, kanlanmıştı. Aldırmadan, sendeleyerek ayağa kalktı. Beyninde sürekli son kurduğu cümleler yankılanıyordu:"Lanet olsun her şeye, daha önce söylemediğiniz her şeye lanet olsun!" durmaksızın bunları işitiyordu kendi içerisinde. Nereye olduğunu bilmeden koşmaya başladı, hiçbir şey görmüyordu, korkmuyordu ve şüphe de duymuyordu yine. Bir anda kaderi hakkında yeni düşünceler belirmeye başladı, Neler yapacağı ve neler yaptıkları konusunda düşünmeye başladı, neler yapacağını şu anda bilmiyordu. Neler yaptığına gelince yüzyıllar boyunca iyi bir insan olmayı becerememişti, sadece ve sadece kendi işleriyle meşgul olmuştu, kendi istekleriyle. İnsanlarla adam gibi ilişkiler kuramamıştı, ellerinde ölen kralı düşündü o an, belki o kral onca zaman elde edebildiği tek arkadaşı olabilirdi. Bu kaderi zaten kendisinin seçmiş olduğunu anladı, kendi yaptığı seçimleriyle kaderini zaten kendisi belirlemişti çünkü özgür, hür iradesi ile yapmıştı her şeyi. İyi veya kötü elde ettiği her yolun zaten kendi kaderi olduğunu da anladı, hayat bunu kavrayamaması için basit meşgaleleriyle aklını bulandırmıştı, herkese bunu yapıyordu aralıksız herkese. Bu tuzağa girmemiş olmayı yeğlerdi.

   Göremediği sert bir yere vurdu, çarpmanın etkisiyle tekrar başı ağrımaya başladı. Çevredeki karanlık silindi, hanın kapısını gördü Seyyah, el yordamıyla kapısını açarak içeri girdi, kimsenin olmadığını görünce şaşırdı ve ilerledi, düştüğü yere baktı. Kan izleri duruyordu. Bir anda arkasındaki kapı açılıp kapandı hızlı bir şekilde. Seyyah arkasını döndüğünde hiçbir şey görmedi. Yanındaki şömineden yeni yanmış odunların tutuşma sesleri yükseldi, o yöne yöneldi Seyyah. O sırada kapıdan tekrar sesler gelmeye başladı, kafasını tekrar çevirdiğinde kapının içinden bir şeyin havada süzülerek geçtiğini gördü. İçerisi soğumaya başladı, bu giren şey oldukça uzundu, üzerinde Kader pardesüsüne benzeyen siyahlık vardı, yine rüzgar varmış gibi sürekli savruluyordu. Odanın içerisinde yuvarlaklar çizdi bir süre, sonrasında Seyyah'ı yeni fark etmiş gibi durarak ona döndü, başta kafasını fark edemedi adam, yaklaşınca etraftaki karanlık kalktı ve sivri sivi yedi ucu olan ve her ucunda garip şekiller bulunan miğferi gördü, göz boşluklarından kara kara dumanlar akıyordu.

   "Seyyah," dedi kara miğfer. "Elveda... Sonsuza dek..." Hızla tekrar odanın içerisinde daireler çizdikten sonra Seyyah'ın etrafına geldi ve onu tamamen sardı, ağzından vücudunun içerisine girerek, Seyyah'ın gözleri kararttı, tek ses dahi çıkartamadı lâkin çığlık atıyormuşcasına kıvranarak yere kapaklandı, ne yaptığının farkında bile olmadan şöminedeki bir ucu dışarı çıkan oduna vurdu gövdesi ve öteki ucu ateş içerisinde yıkanan odun Seyyah'ın üzerine düştü. Kıyafetlerin alev alışını hissetti Seyyah, ardından teninin ateşte kavrulmasının getirdiği acıyı hisetti. Vücudu kapkara olduktan sonra, çıktı içerisinden kara miğferli, son defa hızlı daireler çizdi odanın içerisinde ve hızla Seyyah'a bakarak geldiği yerden kayboldu.

Salı, Ekim 06, 2015

Noluyo lan!

  Yahu tanıştığım her insan, az biraz benim hakkımda fikir edindikten sonra -ki bu fikirleri bile nasıl ve kimlerden edindikleri sikimde değil, çünkü yanlış yaptıklarının, neyi yanlış yaptıklarının farkında bile değiller- niçin sürekli etrafı eleştirdiğimi bana soruyorlar ve bunun yanlış olduğunu söylüyorlar. Diyorlar ki, devamlı kötü tarafı görüyorsun; evet kabul ediyorum, kötü tarafı çok daha fazla görüyorum lâkin siz gerizekalıların göremediği şey şu, ben eleştirdiğim ve bu tarzda takılan tanıştığım her insana yaptıklarının ne kadar saçma olduğunu tatlı bir dille anlatmaya çalışıyorum, onları bir şekilde ikna çabasına giriyorum ama umrumda değil ki, bu kadar eleştiriyorsam, bir şekilde karşıt bir şey de yapmam gerekiyor değil mi ? Lâkin beyinsiz, düşünmekten yoksun insan görünümlü, yosun beyinliler bunların zerre farkında değiller.


  O kadar lafı bana söyleyen insanların hepsi beni tanımak için; benimle zerre kadar gerekli muhabbeti yapmamış, benimle girdiği her tartışmaya daima kendisinin haklı olduğunu düşünerek girmiş, anlamak, idrak etmek konusunda kesinlikle ama kesinlikle sorunları olmuş, en basitinden çaba içerisine bile girmemiş, bakın ÇABA içerisine girmemiş diyorum yahu, bu amına koduğumun çabası ile hayatta, hayalindeki her şeyi elde edebileceğinin bile farkında değil bu varlıklar lâkin benim hakkımda kesin kararları var. Vaov...

  Ya anlamıyorum, ben cidden anlamıyorum biliyor musunuz ? Yani hakkımda şöyle veya böyle -iyi, kötü olmasının bir önemi yok- bir şeyler söylemeni kim önemser ? Kimin umrunda ? Sen ve ben zaten hayat içerisinde kaybolup gideceğiz, bırak da şu çabaladığım şeylerin sizlerde gösterdiği etkileri görerek, yaptığınız saçmalıklara biraz güleyim, siktirin gidin bulaşmayın bana. Derslerinize çabalayın, ananıza-babanıza çabalayın, bırakın ben etkimi yapayım. Hayatının şu üniversite kısmında beni tanımaya mı çaba harcadın da insanlara söyleyebileceğin fikirlerin oldu ? Üstelik benim hakkımda. Neyin çabasındaydın ?

  Hadi ben size neyin çabasında olduğunuzu anlatayım, çünkü ben sizleri daima izledim, çaba harcadım, anlamaya çalıştım. Gerçek yönlü fikirlerimi, kendinize itiraf etmediğiniz gerçeklerinizi yazayım.

  Öncelikle gerçekten o kadar bağnaz fikirli ve gerizekalısınız ki, yani gerçekten buna inanabilseniz keşke; o kadar çok, büyük, devasa boyutta gerzeklersiniz ki şu an hiçbirinizle konuşmuyorum çünkü benim çabama karşılık sizden kazanabilecek zerre kadar bilgi yok ama benden hep çaldınız, fikirlerimi ve bilgilerimi çaldınız. Egolarınızın peşindeydiniz, her fırsatta küçük düşürmeye çalışabileceğiniz en ufağından dahi olsa konular aradınız, "Neden Ersin'in bu kadar çok tanıdığı var ? Neden kızlarla iyi anlaşıyor, neden kız arkadaşları fazla ?" bu siktiğimin konularını bile solucan beyinlerinizde düşündünüz, "Ooh, acaba neden Ersin her seferinde yeniliklerle, yeni fikirlerle, eğlenceli şeylerle gelebiliyor ?" diye kendilerinize sorarak, gereksiz kıskançlık yaptınız, "Ersin neden ön planda, sikerim böyle işi, her seferinde bu çocuk bunu nasıl başarıyor ?" diye sorarak, beyinsizlik yaptınız. Halbuki benim ön planda olduğum falan yok, ben sizler gibi maskeler takarak, ortamlara ayak uydurmaya çalışmadım, her zaman kimsem, o oldum. Farklardan birisi buydu. Yalanlarınızı bir kenara bırakıp, hâlâ anlayamadığınız şeyleri kendinize itiraf etseniz keşke! Bu yazıyı bile "kendini beğenmişlik" olarak anlayacak gerizekalılara diyecek bir şeyim yok. Şu yaşına gelip; "kendini beğenmişlik" ve "kendini bilmek" arasındaki farkı idrak edememiş solucanlar. Ben sizleri anlamak için çaba gösterdim lâkin siz sadece sonuçlara odaklanan varlıklarsınız.


  Neden sürekli güldüğümü, hayattan nasıl oluyor da bu kadar zevk alabildiğimi soruyorlar bir de; çünkü çabalıyorum, anlarsın ya, aklımda kimseye söylemediğim şeyler için çabalıyorum. Anlatmıyorum, hani siz varlıklar sonuçlara bakarsınız ya, bu çabalarımın sonuçları gelmeye başladığında zaten sizler de sorularınızın cevaplarını kendi kendine zaman içerisinde alacaksınız. Bırakın beni de şu, gelip gideceğim dünyaya unutulmayacak olan etkiyi bırakayım, siz zaten saçma sonuç odaklı anlayışınızla hayatta yaşarken silinip gideceksiniz.