Cuma, Haziran 29, 2012

Çıralı-Yanartaş

Rezerve edilmiştir, ölüp düşmezsek düzenlecek.
Ali'den fotoğrafları bir alabilsem, düzenleyeceğim ama alamadım henüz.

----------------------------------------------

Sonunda yahu. Dün gece aldım fotoğrafları.

----------------------------------------------

   Yahu şimdi Çıralı'da ne yaptık ki biz ? Unuttum galiba ya. Ufaktan başlayayım, sonrası gelir sanırım. Klasik, daha önce yaptığımız gibi otogarda buluştuk. -Öncelikle ben Gezginler'i kurduğum zaman bir anda bu kadar katılım olacağını tahmin etmemiştim, ufaktan insanlar duyar, çoğalırız diye düşünüyordum ama öyle olmadı. Ne zaman ki Ali ile Phaselis'e gittik ve burada fotoğrafları ve yazıyı yayınladık işte o vakit beklenmedik tepkiler geldi. ''Vay, bizsiz mi gidiyorsunuz ?'' İşte efendime söyleyeyim: ''Bundan sonra bizde geleceğiz.'' vesaire tarzında. Evet, bir bakıma istediğim şey buydu ama hızlı oldu sanki. Bu hafta Olimpos'a gidiyoruz, yedi kişinin katılımı var, Olimpos'un adından mıdır nedir anlamadım gitti.- Neyse işte, tam hatırlayamadığım için hızlı geçeceğim.

   Çıralı'ya geldiğiniz vakit aşağı inmek zorundasınız, yani otobüsler sizi anayolda bırakıyor sadece, oradan aşağı giden dolmuşlara biniyorsunuz. Yani bildiğiniz soygunculuk. 15 lira civarında para harcıyorsunuz sırf sahile inmek için. Eh, paradan mükemmel kesimi plânladığımız için otostopa başvuruyoruz beş kişi. Tabi Ali'den yine -abi bırakın binelim, beş lira vereceğiz altı üstü, canımızdan önemli mi ?- nidaları yükseliyor. Hayatımda bu kadar para harcama heveslisi bir insan daha görmedim. Hemen işin kolayına kaçıyor. Bir de kalabalık olunca birisinin duracağına pek umudu yok takımın. Bende birilerinin elbet duracağını bildiğim için sürekli oyalıyorum onları. Biraz daha, biraz daha, biraz daha yürüyelim abi zaten onca yol yürüdük, yürürüz daha diye diye diye diye diye bir tane minibüs durduuuuu! Bu sabır varya, dünyanın en güzel şeylerinden bir tanesi. Duran minibüsteki abinin işi zaten oymuş halbuki, yukarıdan milleti toplayıp, sahile bırakıyormuş ama akşam mesaisi olmadığı için sağolsun yardım etti.

   Sonra işte, indik. Sahile yakın bir marketten almamız gerekenleri aldık. İlkbahar'da burada olduğum için, bir yerden de bana güveniyorlar. Nereye gideceğimizi, nereye çadır kuracağımızı, ateş yakıp yakamayacağımızı falan soruyorlar sürekli. Velhasıl baharda çadır kurduğumuz, Alman kankalarımızla:

Bahardan kalma...
toplanıp kahve içtiğimiz, iki çift lâf ettiğimiz mekâna çadırı kurduk. Çıralı'nın gecesi bambaşka! Arkadaşlar orada sahilde şezlongun üzerinde geçen mükemmel gecenin verdiği tatminlik duygusunu anlatamam. Gökyüzü gözlerinizin önüne yıldızlarıyla birlikte serilmiş. Hele onların kaymalarını izlemek, anlatamıyorum ya, gözünüzün alabildiğine yıldız. Muazzamdı.














Onur'un levitasyon denemeleri esnasında...















    Yanartaş'a çıktık ama pek numarası yok. Tabi öğle saatlerinde yaklaşık bir kilometrelik tırmanışın yorgunluğuyla tadı alamamış olabiliriz. Muhtemelen gece çok daha güzel oluyordur, manzara bakımından. Taşlar öylece yanıyor kendiliğinden. +4 Lira kesiliyor girişte. :D Paraları alan abiyle pazarlık sonucu iki kişiyi beleş geçirtmiştik. :D 

   Gece deniz sefamızı yaptık, öğlende bir iki kişi girdi, zevkliydi yani ya. Altın kural şu: -takım hâlinde gidildiği vakit- Muhakkak sözü baskın bir kişi olmak zorunda, insanoğlu yönlendirilmeyi seviyor. Eğer yoksa işler sarpa sarar, herkes kafasına göre ve kolaya kaçar. Ciddi anlamda sözü baskın insan gerekiyor.

   Buradan dönüşümüz üç otostopla oldu; ilki Çıralı'dan anayola çıkarken üç km yürüyüşün ardından bir BMC'ydi. dört kişiye -Ramazan öğlen gitmişti, o bakımdan dört kişi- duran olmuyor kolay kolay. Korku, küçüklük falan. BMC'nin önüne atlayıp abi senin kesin alman naralarını yankılattık orada. BMC'leri bilirsiniz arka kasa açıktır, geçtik arkaya orada da yaklaşık beş kişi vardı sanırım. İkisi otostopmuş, yolda bir otostopçu daha aldılar. :D Bu tarz tatillerde tadı damağınızda kalan anılar bunlar oluyor hep. Sonra bir tane Chevrolet Spark durdu. Ulan zaten araba minnacık, arkası iki kişilik, dört kişi kucak kucağa geçtik arabaya. Muhabbet güzel, sevgililer durmuştu. Gerçi kadının yaşı oldukça büyük gibiydi ama. :D Neyse işte dediğim muhabbet ilerledikçe bunlar açılıyor; efendime söyleyeyim, her gün Olimpos'a gelmelerimi dersiniz, kokain kullanmaları mı dersiniz, hepsini anlattılar. Arabayı kullanan çocuk sanırım dokuzdu, dokuz defa arkadaşlarının ehliyetini kaptırmış, ehliyetim yanımda değil, numarasını vereyim diyormuş sürekli. Arkadaşlarının ehliyetinin numarasını söylüyor falan. Zaten salladığı çok belli, bizde adam almış bari ayıp olmasın gülelim katılalım diye onaylıyoruz sürekli. :D Sonunda çevirmenin olduğu yere geldi, durdu, indik, ayrıldık onlardan. :D En sonuncusu kırk beş yaşında bir abiydi. Fiat'ın güzel bir modeli. Abinin muhabbeti de çok güzel, kendisi de çok güzel. Otostopçuların yanından önce geçerim, bir yüzlerine, giyinişlerine bakarım sonra dururum demişti. Siyaset, futbol, müzik lâf lâfı açtı, yahu bir de Kemer yolu üzerinde artık trafik olmaya başladı, iki-üç kilometre mi ne kuyruk oluyor. Tin tin tin tin ilerliyorsunuz.

   Diyeceğim o dur ki; bir yazının daha sonuna geldik, hepinize iyi günler. Adrasan yazısına geçeyim ben.

Son olarak gezgin arkadaşlarım; bu anıların kıymetini bilin, kişiliğiniz gerçekten etkileniyor, sürekli eleştirmekten vazgeçin. Gandalf'ın Frodo'ya dediği gibi:''Bu dünyada kötülüğün dışında hareket eden güçlerde var Frodo.'' Elbette birçok yanlışla karşılaşacağız, karşılaşıyoruz ama işte sabır bu yüzden önemli bir his. Bunun da kıymetini bilmek gerekiyor. Misal, Yanartaş'a çıkarken karşılaştığımız şirin bir ailenin küçük kızlarının fotoğrafını çekmiştim, az önce Murat Abi'ye-karşılaştığımız ailede baba oluyor tabi kendisi- bu fotoğrafları gönderdim. Çok çok teşekkür etti, minnettarlığını belirtti. Hoş işte.

Perşembe, Haziran 28, 2012

Phaselis - 2

   Bu kadar kısa aralıklarla ikinci sefer Phaselis maceramı yaşadım. Tabi ilki kadar aksiyon barındırmıyor bu. Daha sakin, daha rahat. Beş, altı saatliğine gittiğimiz bir gezi.

   Öncelikle şundan şikayetçiyim, ne yaparsak yapalım-kendi çevrem içerisinde-doğru düzgün plânlı olmuyor. Hep son güne kalıyor. Çata çuta karambole ayarlıyoruz her şeyi. Sabah uyandım-daha ne yapacağımızı, nerede buluşacağımızı doğru düzgün organize etmemiş bir şekildeyiz, toplamda dört kişi- şirkete gidip para alma maksadıyla yola koyuldum. Yolda düşünüyorum kendi kendime:''Abi şimdi hangisini arayacağım ben ? Nerede buluşacağız ? Nasıl olacak ?'' diye. Şirkete varmadan Yağmur'u aradım, Allah'tan çabuk uyandı.-ki önceki gün kaçta arayayım seni, haber vereyim diye sorduğumda 11 diyorum geç diyor, 10 diyorum geç diyor, 9 diyorum aslında o da geç diyor hanımefendi, saat beğendiremedim- O sıradada saat 9:20 civarı bir şey, zaten ben de geç uyanmışım. Konuştuk anlaştık; yarı yoldan gerisin geri dödün durağa, oradan Evren'i aradım ve o da uyanmıştı. Hiç beklemediğimiz bir performans göstererek hızlı bir şekilde hazırlandı. Bende duraktan atladım Doğu Garajı dolmuşuna gittim.

   Yaklaşık bir on beş - yirmi dakikalık bekleyişin ardından Evren geldi.-tabi o gelinceye kadar Doğa'yı uyandırma çabaları vardı. Uyanamamıştı ve Yağmur uzun bir süre rahatsız etti kendisini uyanması için- Bir kahvaltı yaptı, Yağmur geldi ve otogara geçtik. Doğa'yla orada buluştuk zaten. Otobüse atladık ve yola başladık. :D -bu sefer telefon falan düşürmediğim için çok şanslıyım.:D-

   Orası pahalı olduğu için; otogarda börek, sandviç falan almıştık. Bir kısmı otobüste bitti ya da hepsi. Phaselis'e vardığımız vakit, haftasonu Ali'yle geçen olaylı aşağı iniş maceramızı on milyonuncu kez diğer arkadaşlara hatırlattım tabi. :D Gişelere geldiğimiz vakit Evren abi bize bir kıyak geçseniz demişti, içeridekilerde bu sefer herkesin yaşını sormaya başladı-yine haftasonunda çıkarttığım kart sayesinde ücretsiz girebiliyordum- Yağmur ve Doğa'dan para almadılar. Garibim Evren sekiz lira çıkarttı, kendisi sormasına rağmen. :D

   Oradan'da gittik girdik işte denize, takıldık biraz. Mavi yengeç yakalamakla uğraştık baya bir süre. Hepsinin sonunda:
Antalya'ya dönüş, otostop yine ve dört kişi için Maybach Exelero değerinde bir minibüs. Bu kalabalığa duran olur mu diye düşünürken. 50 km boyunca yeterince loş ışıklı bir kasada iyi yol aldık...


Ne güzel lan, oldu bittiye getirdim bu yazıyı. :D

Cumartesi, Haziran 23, 2012

Sevgi

 21. yüzyıl gençlerinde yanlış olarak geliştiğini gözlemleyebileceğimiz bir diğer unsur, sevgi unsurudur. Basit bir kesit:


  Konu mankeni olarak bunu seçtim. Çevremizde bu duruma karıştığın vakit şöyler diyorlar: ''Abi adamlar öğrenecekler, çocuklar daha işte.'' Tamam, çocuklar diyorsun ama bir olur iki olur aynı durum. Bir olayı birkaç kez tecrübe ettikten sonra aynı şeyleri tekrarlarsan afedersin ama öküzsündür. Kız veya erkek arkadaş edindiğini bu kadar duyurmana gerek yok, en azından dediğim gibi, bir iki sefer hevesini aldıktan sonra gerek yok. Üstelik dedikleri şeyler; hayırlı olsun, mutluluklar... ve benzeri şeylerle dolu, sanırsın ev geçindirecekler anasını satayım. Bak muhabbete:

X-Kankimi üzersen, ben de seni üzerim, ona göre.
Y-Üzmem aklın bizde kalmasın, o da beni üzmesin, ona da söyle tamam mı ?
X-Tamam, sen merak etme, ben ona uygun bir dille anlatırım.

  Evet, bu 21. yüzyıl gençleri için sevgi demek sadece mutlu an demektir. Cinsellik demektir. Peki ya nedir gerçek sevgi ? Karşılıklı olarak sabretmek, mutsuz ve mutlu olmak, biraz kıskanmak, sana yapılan yanlışa karşılık olarak üzüntü duymak, bazen karşındaki insanın sana karşı umursamazlığını izlemek... Daha da arttırabilirim elbette, işte bu duyguların bütünüdür sevgi. Bunların hepsini biriktirirsin önce, sonra seversin. Özel hayat bu kadar göz önüne serilmez, düşünsene o zaman ne kıymeti kalıyor ? İnsanlarla sürekli paylaşıyorsun. Davetiyelerde yazar ya:''Bu mutlu günümüzde sizleri de aramızda görmekten...'' diye. Sevmiyorum onları ya, o kadar insanın toplanması, onca kalabalık... Aralarında birbirlerini sevmeyen insanlar da oluyor elbette. Ne gerek var ki bunların hepsine ? Bir de insanoğlu duyguları yaşamayı sever, birbirini değil. Birisiyle birliktesindir, ayrılırsın ve bir ay, iki ay, belki iki yıl sonra yalnız olmayacağını düşünerek başkasına bakarsın. Çünkü sevilmeyi ve sevmeyi özlemişsindir, kaybettiğin insanı değil. Yeni ve farklı anılar oluşturursun.

 Toplu imha taktiklerinden bir tane üreteceğim. Hipnoza sokmam lâzım bazılarını. Mutlak doğrular değişir mi ? Hayır. Peki mutlak doğru kişinin kendi doğrusu mudur ? Hayır. Bu düşünceye sahip olmamız gerekiyor. Her gün yeni bilgiler edinebiliyorsak, asla zeki bir insan değilizdir. Dikkat edin kendinize, iyi günler.

Altı gün sonra gelen düzenleme:

Phaselis

Rezerve edilmiştir, haftaya düzenlenir, ölüp düşmezsek.
---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

Ölmediğimize göre düzenleyelim artık. Bir tür gezi güncesi olacak bu seferki. Başlayalım o halde.

   Cumartesi mesai bitiminin ardından Ali'nin yanına vardım, eh sadece ikimiz gidecektik. Eve girdiğimde dediği ilk şey, Nisan'da Olimpostayken, Yağmur'un dedikleri ile aynı oldu. Zarif şişkinlikteki çantama ne koyduğum.-kendi çantası biraz şişkin olunca, dikkatini çekti- ''Dur lan, çıkartacağım ne varsa.'' diyerek çantamı boşalttı. Ne koymuştuuum ? Ne koymuştuuuuuum ? Bir şort, bir tişört ve dershaneden kalma beş tane sözlük. Aaa, bir de defter; yazıp çizerim diye. Dur dur ayrıyetten küçük bir fener vardı, şimdi hatırladım. Son zamanlarda artan hafıza kaybı ve unutkanlıktan ötürü havlu almamışım. Gece bulamayınca, sabaha bırakayım arama işini diye ertelemiştim, kalmış. Neyse işte; yemek yeme çabaları, tuvalet ihtiyaçlarını giderme olaylarının ardından son kontrollerle birlikte çıktık. Durakta geçen yaklaşık yirmi dakikanın ardından otogar dolmuşuna binerek günübirlik seyahatin başlangıcı başladı-nasıl bir cümle oldu lan bu ? başlangıcı başladı-

  Erken gideceğiz diye seviniyoruz ama bir yerde şöyle bir sorun var, hiçbir şey plânlamadık. Efendime söyleyeyim; nerede kalacağız, ne yiyeceğiz, rotamız ne falan filan belli değil yani. Otogar dolmuşuna bindikten beş dakika sonra ben telefonumun yanımda olmadığını fark ettim.-ya da düştüğü- Aha evde unuttum abi ya, ne yapsak dönsek mi ? Yoksa devam etsek mi ? Bizimkilere haber veririz sıkıntı olmaz diye düşünüyordum lâkin dayanamayarak ve gerçekten ne olduğuna emin olmak için inip eve döndük, telefon orada da değildi. Sonra durağı ve durağa giderken sallanıp durmasına sinir olarak durdurduğum-belki düşmüş olabilir diye ve öyle bir şey olma ihtimalini bile vermediğimiz halde, bir umut işte-küçük çöp tenekesine baktık. Yine yoktu tabi. Yahu daha gitmeden aksiyona bağlamış durumdaydık. Tekrar durağa gidip, olan oldu, bakarız bir çaresine düşüncesiyle ikinci defa yola koyulduk. Bir akıllılık edip şoförle kendisinden önce dokuma-otogar arasında sefer yapan dolmuş, dolmuşlar hakkında tartışmaya daldık, sağolsun yardımcı da oldu, tekrar bulma umudu yeşermişken bunların diğer seferlerine çıkmadan önce bekledikleri semte gittik. Orada da uğraşların ardındaaaaaaaan telefona ulaştık; defalarca aramalarla telefonun kapanması mı dersiniz, onlarca şoförle konuşmamız mı dersiniz yoksa biz buralarda ararken telefonu bulan kadının Burçak'ı, Burçak'ın Yağmur'u, Yağmur'un annemi araması mı dersiniz hepsi bizi telefona daha da yaklaştırdı.-gerçi kapalı telefon nasıl yaklaştıracaksa- Gelen rahatlıkla birlikte, saatte baya ilerlemişti tabi bu geçen zaman içerisinde, otogara vararak Phaselis yolculuğuna başladık. Yediğimiz köftelerin lezzetinden bahsetmeyeyim. :D



*     *     *     *     *     *

  Anayol kavşağındayız, dolmuşun ışıklarının kaybolmasıyla birlikte; ilk sözler: ''Ersin! Ersiiiiiin! Burası çok karanlık lan! Oğlum ben buranın hiç böyle olacağını tahmin etmemiştim halbuki.'' Ali'nin ciddi ciddi karanlık fobisi var, aslında ormanlık alan ve bununla beraber garip garip hayvan sesleri. Hak veriyorum bir yerde. Yanımda getirdiğim ufak feneri çıkarttım, çevremizde dar alan olmadığından ötürü elimdeki fener yetersiz kalıyordu, adam gibi bir tek bir buçuk, iki metre ötemizi görebiliyorduk. Arada heyecanını ve korkusunu: ''Oğlum ya ayılar, kurtlar saldırırsa ? O zaman ne yapacağız ?'' diyerek belirtiyor ve cidden saldırırlarsa diye-onu da geçtim, gerçekten ayıların orada bulunabileceğini düşünüyordu- diye koruma amaçlı ''fotoğraf makinesinin tripodunu'' çıkardı. Şöyle düşünün şimdi, bir elinde yetersiz de olsa fener bulunan bir çocuk-hatta bir süre sonra hem fener hem de uzun bir sopa. en azından benim elimde sopa olmasının sebebi ayı, kurt saldırısı değil, ortam o kadar karanlıklı ki hani arabasını sağda solda bırakmış sarhoş, hırsız ve benzeri insanlara karşı koymak için- diğeride; bir eli benim koluma girmiş, bir eli tripodu savunma pozisyonunda tutan bir çocuk aksiyon halinde nereye varacağını bilmeden yürüyor. O yoldaki o anları ilk safha olarak değerlendirirsem, ikinci safha şöyle başlıyor; yaklaşık on beş dakikalık  yürüyüşün ardından ilk ışığımızı görüyoruz. Ya harbiden film veya oyun senaryosunda gibi anlardı. :D Işığa vardığımız yer normalde, gündüzleri içeriye girmek isteyenlerden ücret kestikleri kulube tarzı yerdi. Kimse var mı diye seslendiğimiz zaman bize cevabı bir güzel orman verdi.

  Oradan bir şeyler çıkmayınca-Ali'nin onca korkusuna rağmen gösterdiği dayanıklılığa saygı duyuyorum- daha fazla aşağı inmeye başladık. Yaklaşık on dakika sonra bu sefer benim de korktuğum bir ses geldi. :D Sağ tarafımızdan. Sanki takip ediliyormuşuz gibi adım sesleri gelip geçti. Feneri Ali'ye verip bulduğum küçük ama sert sopalardan üç-beş defa fırlattım. Yanıt alamayınca-kabul ediyorum garip oldu, sanki füzeyle dönüş yapacaklar bize doğru- ''Neyse madem, hadi geri gidelim.'' diyerek, ben de vazgeçtim ilerlemekten. O kadar aşağı inmişiz, şimdi aynı yolu geri gidiyoruz. Daha rahat bir şekilde yukarı çıktık lâkin bu sefer asıl zor kısmı bizi bekliyordu. Ya şimdi ne yapacağız ? Hatta kavşakta inmeden önce şoför: ''İsterseniz sizi Tekirova'da indireyim, korkarsınız belki burada. Bu saatte kimse yoktur.'' diye öngörüde bulunmuştu. Cevap burada saklıymış halbuki, Yarın sabahtan buraya geliriz, Tekirova'ya gidelim madem dedik. Peki ya nasıl ? Yarım saat otostop çabaları oldu, tabi gecenin o saatinde insanlar durma yanlısı olmuyor. Birileri kararsız kalmıştı bir ara ama durmadı gitti. Ardından Tekirova dolmuşu imdadımıza yetişti, yine yolculuk başladı.



  Tekirova'ya geldiğimiz zaman ilk iş sahili aramak oldu, onu da sora sora hallettik zaten. Diyorlar ya, sora sora Bağdat bulunur diye işte onu tecrübe ettikten sonra inanıyorsunuz. 
Sahilde geçen gecenin ardından ki bu gece içerisinde Ali hiç uyuyamadığından şikayetçiydi, bana gelince baya iyi uyudum. Taş üstünde yattık ama iyiydi. Sabaha karşı, deniz meltemi olduğu için hafif soğuk geçti, iki büklüm olduk hatta bir ara Ali altına serdiği havlusunu falan üstüne aldı. Neyse, sabah kalktık Phaselis'e doğru yürümeye başladık, fotoğraflar çektik, işte birkaçı:
Tekirova sahili 







 Yemeğe veriyorlar bunları.
 Taş-toprak, yastık olarak çantanın ardından gerçekleriyle buluşmak huzur verici oluyor.










  Yaklaşık bir üç kilometrelik zevkli ve eğlenceli yürüyüşüle birlikte, geceki hâline hiç benzemeyen; çok sevecen, sakin, gel beni gez hoşluğuyla bizi karşıladı bu sefer. Aşağıya indik, giriş için sekiz lira tabi. Bu arada Ali'de müzekart vardı, yani bu kartınız varsa Türkiye'deki her müzeye, tarihi mekâna-devletin izin verdiği tabi- bedava giriş yapabiliyorsunuz. Birde ben çıkarttırdım. Aynı olayı Olimpos'ta yaşamıştık çünkü, oradada önerdiler alın diye, tekrar ne zaman uğrayacağız ki diyerek almamıştık. Demek ki neymiş, bu tarz fırsatları kaçırmayacaksınmış. Elbette işe yarıyormuş.

  Sahile indiğimiz zaman pek kalabalık değildi, keza sabahın erken saatleriydi. Biraz yürüyüşün ardından çevreyi keşfe çıktık. Burası da Phaselis:















Pek umduğumuz gibi değildi mi diyeyim, ne diyeyim bilmiyorum ama buraya kadar olanlar sanki daha güzeldi. Sonrasında da Phaselis-Antalya arasın bize üç otostopa mâl oldu. İyiydi ya. Öyle işte.

Bonus:

Cuma, Haziran 22, 2012

Dayatma

   Bir dayatma örneği daha vermek istiyorum. Şimdi ben kendi ilkokul, ortaokul yıllarımdan biliyorum; o vakitler kadınlarda dar pantolon diye bir şey yoktu, sonra öyle mini şortlar falan yoktu. Çünkü bu ülke biraz daha dinine düşkündü. Sonra ne oldu ? Milletin uçkurunu da başkaları düşündüğü için kadınlar arasında böyle bir dar pantolon modası başlattılar. O, ondan gördü, bu da ondan gördü ve türediler böylece. Şimdi sokakta bakıyorum, bu bahsettiğim 14-15 yaşlarında ellerinde telefonla sevgilileri ile yazışanlar varya, işte onlar mini şortlarla ve hatta göbeklerini gösteren, yarı açık tişörtlerle rahat rahat takılıyorlar. Gerek kendi aralarında, gerek ailelerinin(!) yanında. Sosyal ağ özelliği ile arkadaşlarıyla paylaşıyorlar.

   Banane değil mi aslında ? Yani milletin nasıl giyindiği bana mı kalmış ? Ne isterse yapar, özgür irade. Banane yani; ama yok, öyle değil işte. Özgür irade, bir yanlışa şahitlik ettiğin anda biten bir olgudur. Arkadaşın yanlış yapar, özgür iradesiyle lâkin sen bunun kötü bir davranış olduğunu bilirsin ve kendince uyarmak zorunda kalırsın. Bu sefer ne olmuş oldu ? Özgür iradesiyle yanlış yapan arkadaşın, senin uyarınla davranışındaki veya görüşündeki yanlışlığı değiştirdi. Neyse işte, kendi arkadaş çevremde de var bu tarz insanlar, elimden geldiğince anlayabilecekleri şekilde uyarıyorum. Hele ki kimisi çok kötü durumlara maruz kalmıştı ve ondan sonra uyarılara kulak asmaya başladı. Bu devirdeki özgür iradeyle seçim yapma durumu tam bir fiyaskodur arkadaşlar. Aklınızı çeler. Özgür irade başlığı altında millete (genç, orta, yaşlı) bir sürü yanlış dayatmalar yapılıyor. Yanlışı yapıyoruz, sonra aman efendim özgür irademle yaptım, bana karışmayın ben böyle öğreneceğim hayatı. Bu insanlar gerçekten bazen çekilmez oluyorlar. Sen uyarırsın adamı ama o yine bildiğini okur, zaten sonrada başına gelmeyen kalmaz. Yukarıdaki örnek gibi sonradan anlar, içinden çıkılamayacak durumlara geldiği vakitlerde. Artık, yanlış olan şeyler insanlara normal geliyor. Toplu hipnoz. Hipnoza girmek için illa saati sağa sola takip etmek gerekmiyor. Einstein demiş ya: ''Üçüncü dünya savaşının nelerle yapılacağını bilmiyorum ama dördüncüsünün taş ve sopalarla olacağını temin edebilirim.'' diye, bu üçüncü dünya savaşı psikolojik olarak zaten yıllardır yapılıyor. Denizaltları, tanklar, silahlar, hovercraftlarla-daha uçmayayım-vesaire yapılacak olanlar sadece göz boyama olacak, dünya nüfusunu azaltma olacak.

Liveres


Liveres

''Gündüzleri en aydınlık olan insanları dağların ardında bıraktığında,
Geceleri en aydınlık olan, daha az aydınlık olana izin verir.
Böylece yeryüzünde kırk günlük bir temizlik daha son kez başlar.''
Arifler, Liveres'in dünyaya inişini böyle ifşa etmişler tozlu parşömen kâğıtlarında.


    Yılın ilk yağmur damlaları ağır ağır bitkileri ve toprağı selamlıyordu. Ağaçlarla dolu yemyeşil bir vadiye bakan uçurumun kenarında yetişen birkaç Limfye'nin arasında, yaşlı adam ve arkasındaki yedi kişi derin bir nefes alarak yağmur damlaları ile yıkanmış toprağın kokusuyla ciğerlerindeki nefesleri tazelediler. Yaşlı adam dayandığı sopayı hafifçe sağındaki tümseğe bıraktı ve bağdaş kurarak oturdu. Arkasındakiler de onu takiben aynı hareket de bulundular. O sırada güneybatıdan yaklaşan lodosun ardından ötedeki dağların arkasında, güneş ışığında parlayan gümüş kadar parlak bir yıldızın kaydığını fark etti. Yaşlı adam oraya bakarak; ''Artık zamanı gelmiş olmalı, bir temizlik daha başlıyor lâkin gerçek kötü için halâ imkansız. Şimdi ilk damlalara karşı saygınızı gösterin, onlarda bunu isterler. Bilin ve unutmayın ki hiçbir şey sebepsiz yere olmaz. İyi isterseniz iyi, kötü isterseniz kötü, mühim olan iyiyi isteyip sabır gösterebilmektir. İstedikten sonra bir anda veya körü körüne oturup beklemek takdir edersiniz ki olmaz. Keza güzel olan şeyler kötü olanları aşarak gerçekleşir ve sabır merhameti, merhamet hoşgörüyü, hoşgörü alçak gönüllülüğü şekillendirir. Rüzgâr şiddetini arttırıyor, uyku için onu dinleyin çünkü formunuzu değiştirmenizi hızlandırır ama iyi dinleyin, iyi dinleyin ki; fısıldadığı sırların hikmetine erişebilesiniz. Ardından kuzeye, güneye, doğuya, batıya Faésla topraklarının her köşesine dağılın. Huzur bulun dostlarım.''

    Yaşlı adamın sözlerinden sonra, onunda belirttiği gibi iyice şiddetlenen rüzgârla birlikte hepsi gözlerini kapattılar. Onun bahsettiği temizliğe katılacaklardı ve bunun için derin bir uykuya girmeleri gerekiyordu ve öyle oldu, hepsi birer birer derin uykuya daldıkları sırada göçtüler doğuya, batıya, kuzeye, güneye. Rüzgârla toz formuna dönüp kaboldular. En sona yaşlı adam kaldı ve o da uykunun derinleştiği anda çevresinde oluşan zararsız, küçük çaplı bir hortum ile gökyüzüne yükseldi, bulutların ardına.


*********************************

Genç adam, yüzünü kesen alçak dalları aldırmadan ve hızını düşürmeden, birkaç saat önce gördüğü ışık huzmesinin, düştüğünden emin olduğu bölgeye doğru ilerlemeye devam etti. “Bir çeşit büyü olabilir ama bugüne kadar büyücülerin, bu şekilde apaçık büyü kullandıklarına şahit olmadım. Bir çeşit kara büyü olabilir mi ? Gûr Büyücüleri böyle beyaz ışıklı büyüleri pek aldırmazlar, zaten bu sefer bu topraklarda gezmeleri için akıllarını kaçırmış olmaları lâzım. Gerçi olmayan akıllarını kaçıramazlar. Neyse Areas, koşmaya devam.” Genç adamın koştuğu bölge; Dastroth düzlüklerinin daha güneyinde, Brethon Sıra Dağları’na ulaşmadan önce pek tekinsiz bir orman olan Limreth Ormanı’ydı. Gûr Büyücüleri’nin ve daha kötülerinin bu kadar güneyde, üstelik ak büyü kullanırken görülmeleri gerçekten mümkün değildi şu çağda. 

Areas koşarken düşünmekten vazgeçebilse, en azından ormanın çetin bölümlerinde, istediği yere daha hızlı ulaşabilirdi ama elinde olmayan bir dürtü ile hepsini bir arada yapmaya devam ederken, hafifçe yağmur çilenmeye başladı. Ağaçların kökleri pek çıkmıştı burada. Areas ise çok düşünmeyle birlikte koştuğu için dikkat etmiyordu bastığı yerlere, sonunda ayağı, sinirle toprağın yüzeyine çıkmış gibi görünen, köke takıldı. “Bu yağmurda nereden çıktı şimdi yahu ? Aaahh...” diye gürültüyle yere düştü, henüz çamur olmamış toprağın üzerine. Az bir parça toprağı yüzünden silerken düştüğü yerin biraz ötesinden hafif, kesik bir tınıda ağlama sesi işitti. Düşüşüne sinirlenemeden ağlama sesini duyduğu yöne doğru ilerlemeye başladı yavaş yavaş. “O ışık dalgasını benden daha önce bulanlar olmalı.Peki ya ağlama sesi ? Altın veya benzeri bir şeyse eğer, paylaşamamış olabilirler. Altın değilse ? O zaman neyin ağlama sesi olabilir bu ? Keşke Lil’i de yanımda getirseymişim. Ralklarsa oradakiler ki onların ağlayabildiklerini sanmıyorum, bugün dövüşmeye pek hevesli değilim. Kaçışım sıkıntı olmaz.” Böyle böyle düşünmeye devam ederken biraz daha yavaşladı, hedefine veya hedeflerine uzaktan göz atmak için. Eğer hiç fark edilmezse bulaşmadan geri dönmeyi düşündü hatta ormana zarar verdilerse, zaten ormanın kendisi onları dışarı çıkarmayacaktı. Bu düşüncelerle kendisini avuttu bir süre ve artık iyice yaklaşmıştı. Oldukça yaşlı ve geniş gövdeli bir çınarı kendisine siper ederek, başını hafifçe çıkarıp hedefi olduğunu düşündüğü yerde göz gezdirmeye başladı. Çevrede kimse yoktu, biraz daha yaklaşarak iz aradı bu sefer gözleri lâkin nafile. Ne bir ayak izi, ne de sürünme. “Gecemi bunun için mi harcadım ? Duyduğum sesler neyin nesiydi peki ?” Derken hemen sağında derin ve hafif bir ağlama sesi daha işitti. Döndü, bakmadığı yerlere baktı fakat halâ kimseyi göremiyordu. O sırada masmavi bir miyostun kuşu, yağmuru umursamaz bir tavırla ve tüm zarifliğiyle Areas’ın önündeki kayalığın üzerine nazikçe kondu. Areas’ın aldırış etmediği birkaç dakika boyunca zarif ve kulağı uyuşturan tonlarda şakıdı, ta ki onun dikkatini üzerine çekinceye kadar.


Miyostun’un kulağında bıraktığı rahatsız edici olmayan bir uyuşukluk hissiyatı ile ona yaklaşan genç adam yağmurun daha da hızlanmasından dolayı artık geri dönmeye karar verdi yoksa dönüş yolu pek rahat olmayacaktı. Daha sonra tekrar aramayı düşündü. Kuşa karşı saygıyla başını eğip geri döndü lâkin kuş tekrardan o zarif sesiyle şakımaya başladı. Kanatlarını hızlıca gerip konduğu kayalıklardan havalanarak Areas’ın kafasının üzerinde dönmeye başladı.

“Yaramaz kuş, pekalâ yağmur hızlandı. Artık senin ve benim evlerimize gitmemiz gerek. Daha fazla ıslanıp hastalanmak istemiyorum. Hem sen bu yağmurda, Limreth’te ne yapıyorsun bakalım ? Hadi, hadi yuvana dön. Burası tehlikeli bir ormandır, yem olmak istemezsin.” 

Genç adamın sözlerini aldırış etmeyen miyostun daha yüksek bir sesle ötüşünü arttırdı. Ve tam baş hizasında durdu. Tüyleri gibi tamamen mavi gözleri içinden ışık çıkarmış gibi parlıyordu. İlk başta göz göze gelmekten koktu Areas, onları dikkatsizce kaldırıp; kuşun geniş kanatları, uzun kuyruğuyla birlikte masmavi parlayışının muazzam uyumuna kapıldı. Başı dönmeye başladı, hareket kabiliyeti durdu ve sadece nefes alıp düşünebiliyordu. Karşısında tüm ihtişamıyla duran miyostunun nasıl bu kadar etkili olabileceğini düşündü bir an. Huzur verici sesini iyice yükseltti, hareketleri hızlandı, gözleri ilk sefer olduğundan daha da parladı. Ve sonunda Areas’ın ayakları yerden kesildi. Düşmeden önce kayaya doğru ilerledi ve yaslanabildi.

“Bu kadar yeter, gitmeni istiyorum.”

Hiçbir şey olmadı.

“Bu kadar yeter dedim, git artık!”

Hiçbir şey olmadı. Miyostun öylece devam etti. Artık sesi Areas’ın beyninde kendiliğinden yer edinmişti. 
Kuş, adama iyice yaklaşıp küçük gagasını başına vurdu yavaş ve hızlı bir hareketle. Ardından gökyüzüne doğru yükseldi. Durmadan, her seferinde daha hızlı bir şekilde uçtu.

“Amacın neydi senin ? Büyüysen eğer bu nasıl bir büyü ? Kulaklarım. Gitmeliyim, gerçekten hasta olacağım artık, kaçınılmaz.” 

Bayılmadan önce şahit olduğu ve söylediği son şeyler bunlardı genç adamın. Tekrar başı döndükten sonra ayağı sendeleyerek ıslak çimenin üzerine uzandı.

*******************************

Zaman kavramından uzak gibi görünen odada sekiz kişi vardı. En önde oldukça yaşlı bir adam, arkasında yedi kişi. Bu yaşlı adamların sakalları ve saçları iki veya üç kişinin boyuyla yarışabilecek derecede uzundu. Hepsinin gözleri kapalıydı ve avuçları bağdaş kurarak oturdukları ayaklarının diz kapaklarını kavramıştı.

Odada ise her yeri toz kaplamıştı. Bütün kitaplar ve sağda solda bırakılan resimli yahut yazılı kâğıtların hepsi toz içindeydi. Ayrıca tamamiyle kitaplarla dolu bir odaydı burası. Areas buradaki sekiz kişinin kim olduklarını merak etti. Bilmediği nedenlerden dolayı ne ayağa kalkabiliyor ne de ses çıkarabiliyordu. Az sonra pencereye konan bir kuşu gördü ve bayılmadan önce gördüğüyle aynıydı. Odaya girip en öndeki adamın başına konarak olabildiğince hafif, yine kendisine has özelliğiyle, kulakları uyuşturacak bir şekilde ötmeye başladı. Bu cinsi daha önce görmediği için gezginliğinden utanmaya başladı genç adam. Kuş biraz daha devam ettikten sonra hızla dışarı uçtu. Gördüğü her şey buğuluydu burada. Hepsi hayal gibi. Zaten bu bir rüya olmalıydı ama bayıldığını nasıl hatırlayabiliyordu ? Yine cevapsız sorularla baş başa kaldı.Düşünmeye devam ederken kuvvetli bir rüzgar kâğıtları dağıtarak odayı gezdi.

“Hoşgeldin Areas. Tarafımızca bekleniyordun.”

“Ben, ben...” diye başladı, gelen sesin nereden olduğunu anlamaya çalışarak.

“Evet, senin gözünden bakarsak şayet; sence, sen gelmedin ve buraya nasıl geldiğini bile bilmiyorsun.”

“Doğru, ben gelmedim ve nasıl olduğunu bilmiyorum. Şu an... Şu an burası gerçek mi ?”

“Gerçek olarak neyi kabul ettiğine göre değişir, işte gerçek olan budur.”

“Ben... Aslında ben gerçeğin ne olduğunu sormadım.” Areas bunları kendi isteği dışında söylediğinden emindi. Ağzı ve beyni uyumsuz hareket tamamlıyorlardı.

“Zaten bilmediğin bir şeyi ayırt edemezsin, yaşadığın şeyin ne olduğunu sorman senin için pek makul değil. Gerçeği ayırt edemiyorsun, dolayısıyla onun ne olduğunu bilmiyorsun, soruyorsun. İnsanlar Areas, bilmedikleri şeyleri sorarlar veya bilmedikleri halde bencil bir şekilde bildiklerini iddia ederler.”

Yaşlı adam cümlesinin ardından ayağa kalkarak sağındaki asasına uzandı. Görkemli bir asaya sahipti, en üstünde asaya geçirilmiş yedi adet, son derece koyu erguvan rengi taşları vardı. Yaşlı adam Areas’a dönerek ona doğru ilerledi ve yanına oturdu, yüzünde bir tebessüm vardı.

“Ya siz kimsiniz ?”

“Çok aceleci ilerliyorsun, en son konuştuklarımızı anlaman için bile uzun yol kat etmen gerekirken... Son yapacağın işi ilk, ilk yapman gerekeni ise son yapıyorsun. Bu tutarsızlık, dikkat et, hayatında yer edinmesin daha fazla. Kim olduğumuzdan önce merak ettiğin daha önemli şeyler var.”

Elbette devamı var.

Çarşamba, Haziran 20, 2012

Modern Kölelik

   Yahu şu an düşünüyorum, yanımızda ne kadar çok insan-arkadaş, aile, dost, sevgili vesaire- olursa olsun yalnızlığımızdan hiçbir şey kaybetmiyoruz veya onlardan bir şey kazanmıyoruz, yani düşünsenize her ne kadar yalnız değiliz desek dahi aslında yalnız oluyoruz. Peki milyarlarca insan böyleyken nasıl oluyorda düşüncelerde ortak olabiliyorlar ? Milyarlarca farklı düşünce olması gerekirken... Bu insanları belirli dallarda gruplaştırarak, düşünceleri sabitlemenin yöntemini uyguluyorlar. Her yerde; önceden örneklediğim gibi en basiti televizyon, sonra internet, sokaklarda bulunan reklam tabelaları, alış veriş merkezleri vesaire. Dinlerde mezhep farkları. Bunları yanlış olmasına rağmen doğru kabul etmek. Bunun tekniği de şöyledir büyük ihtimalle; yanlışı, içerisine birkaç doğruyla uzatırsın ve öyle sunarsın. Ehe. Böylece temeli yanlış olan her şey kabul edilebilir.

  Evet bu hayat bizim, bedenimiz, aklımız, beynimiz hep bizim, e o zaman bunları doğru kullanma sorumluluğu da bizim. Bugün kahvaltıdayım annemle birlikte, klasik bir şekilde televizyon açık. Kanal Türk mü yoksa Haber Türk mü hatırlayamadığım bir kanalı izliyoruz. Magazin programı büyük ihtimalle; çünkü ünlülerin hayatlarını ''inceliyorlar''-meslek olarak-. Konuk olarak Çelik vardı. Kadın diyorki:''Kıvanç Tatlıtuğ yeni ünlü ve parlak işler başaran -adını hatırlamıyorum- kadınla samimi pozlar verdi. Birbirlerini ayakta alkışladılar, karşılıklı ilişkileri iyi...'' falan fistan diye devam ediyor, hatta bundan daha berbat cümlelerde kurdular, hepsi aklımda değil elbette. Konuştukları izlediğim süre boyunca bunun etrafında döndü. İşte bunlar sürerken anneme bakıyorum, her zaman olduğu gibi kapat şu televizyonu, hiçbir şey yok diyorum, o da bunların farkında ama yapmıyor. AMA YAPMIYOR. İRADEMİZ YOK. BİZİ HAPSETMİŞ. Ya insanlık olarak çıldırmış durumdayız. Modern kölelik, borç köleliği, yok efendim taksit taksit alın alacaklarınızı, hem fazla yüklenmemiş olursunuz, güler yüz, hoş kokular. Size tatlı tatlı geçiriyoruz demiyorlar, taksit taksit diyorlar. Oooy oy, al sana öldürmeden kitle imha silahı. Ondan sonra İran'da nükleer silah var, Amerika havayı kontrol ediyor. Keşke önce kendimizi doğru düzgün konrol etsek ve öyle yetiştirsek. Neyse sevgili okurlar, bir dahaki yazıya kadar iyi günler. Lütfen kendinize dikkat edin, biraz uğraş edinin.

Düzenleme: Programın ismi 2.Sayfa'ymış. KanalTürk'te. Bir göz atın, bakın ne gerizekalı insanlar tarafından haberler sunuluyor.