Cuma, Haziran 22, 2012

Dayatma

   Bir dayatma örneği daha vermek istiyorum. Şimdi ben kendi ilkokul, ortaokul yıllarımdan biliyorum; o vakitler kadınlarda dar pantolon diye bir şey yoktu, sonra öyle mini şortlar falan yoktu. Çünkü bu ülke biraz daha dinine düşkündü. Sonra ne oldu ? Milletin uçkurunu da başkaları düşündüğü için kadınlar arasında böyle bir dar pantolon modası başlattılar. O, ondan gördü, bu da ondan gördü ve türediler böylece. Şimdi sokakta bakıyorum, bu bahsettiğim 14-15 yaşlarında ellerinde telefonla sevgilileri ile yazışanlar varya, işte onlar mini şortlarla ve hatta göbeklerini gösteren, yarı açık tişörtlerle rahat rahat takılıyorlar. Gerek kendi aralarında, gerek ailelerinin(!) yanında. Sosyal ağ özelliği ile arkadaşlarıyla paylaşıyorlar.

   Banane değil mi aslında ? Yani milletin nasıl giyindiği bana mı kalmış ? Ne isterse yapar, özgür irade. Banane yani; ama yok, öyle değil işte. Özgür irade, bir yanlışa şahitlik ettiğin anda biten bir olgudur. Arkadaşın yanlış yapar, özgür iradesiyle lâkin sen bunun kötü bir davranış olduğunu bilirsin ve kendince uyarmak zorunda kalırsın. Bu sefer ne olmuş oldu ? Özgür iradesiyle yanlış yapan arkadaşın, senin uyarınla davranışındaki veya görüşündeki yanlışlığı değiştirdi. Neyse işte, kendi arkadaş çevremde de var bu tarz insanlar, elimden geldiğince anlayabilecekleri şekilde uyarıyorum. Hele ki kimisi çok kötü durumlara maruz kalmıştı ve ondan sonra uyarılara kulak asmaya başladı. Bu devirdeki özgür iradeyle seçim yapma durumu tam bir fiyaskodur arkadaşlar. Aklınızı çeler. Özgür irade başlığı altında millete (genç, orta, yaşlı) bir sürü yanlış dayatmalar yapılıyor. Yanlışı yapıyoruz, sonra aman efendim özgür irademle yaptım, bana karışmayın ben böyle öğreneceğim hayatı. Bu insanlar gerçekten bazen çekilmez oluyorlar. Sen uyarırsın adamı ama o yine bildiğini okur, zaten sonrada başına gelmeyen kalmaz. Yukarıdaki örnek gibi sonradan anlar, içinden çıkılamayacak durumlara geldiği vakitlerde. Artık, yanlış olan şeyler insanlara normal geliyor. Toplu hipnoz. Hipnoza girmek için illa saati sağa sola takip etmek gerekmiyor. Einstein demiş ya: ''Üçüncü dünya savaşının nelerle yapılacağını bilmiyorum ama dördüncüsünün taş ve sopalarla olacağını temin edebilirim.'' diye, bu üçüncü dünya savaşı psikolojik olarak zaten yıllardır yapılıyor. Denizaltları, tanklar, silahlar, hovercraftlarla-daha uçmayayım-vesaire yapılacak olanlar sadece göz boyama olacak, dünya nüfusunu azaltma olacak.

Liveres


Liveres

''Gündüzleri en aydınlık olan insanları dağların ardında bıraktığında,
Geceleri en aydınlık olan, daha az aydınlık olana izin verir.
Böylece yeryüzünde kırk günlük bir temizlik daha son kez başlar.''
Arifler, Liveres'in dünyaya inişini böyle ifşa etmişler tozlu parşömen kâğıtlarında.


    Yılın ilk yağmur damlaları ağır ağır bitkileri ve toprağı selamlıyordu. Ağaçlarla dolu yemyeşil bir vadiye bakan uçurumun kenarında yetişen birkaç Limfye'nin arasında, yaşlı adam ve arkasındaki yedi kişi derin bir nefes alarak yağmur damlaları ile yıkanmış toprağın kokusuyla ciğerlerindeki nefesleri tazelediler. Yaşlı adam dayandığı sopayı hafifçe sağındaki tümseğe bıraktı ve bağdaş kurarak oturdu. Arkasındakiler de onu takiben aynı hareket de bulundular. O sırada güneybatıdan yaklaşan lodosun ardından ötedeki dağların arkasında, güneş ışığında parlayan gümüş kadar parlak bir yıldızın kaydığını fark etti. Yaşlı adam oraya bakarak; ''Artık zamanı gelmiş olmalı, bir temizlik daha başlıyor lâkin gerçek kötü için halâ imkansız. Şimdi ilk damlalara karşı saygınızı gösterin, onlarda bunu isterler. Bilin ve unutmayın ki hiçbir şey sebepsiz yere olmaz. İyi isterseniz iyi, kötü isterseniz kötü, mühim olan iyiyi isteyip sabır gösterebilmektir. İstedikten sonra bir anda veya körü körüne oturup beklemek takdir edersiniz ki olmaz. Keza güzel olan şeyler kötü olanları aşarak gerçekleşir ve sabır merhameti, merhamet hoşgörüyü, hoşgörü alçak gönüllülüğü şekillendirir. Rüzgâr şiddetini arttırıyor, uyku için onu dinleyin çünkü formunuzu değiştirmenizi hızlandırır ama iyi dinleyin, iyi dinleyin ki; fısıldadığı sırların hikmetine erişebilesiniz. Ardından kuzeye, güneye, doğuya, batıya Faésla topraklarının her köşesine dağılın. Huzur bulun dostlarım.''

    Yaşlı adamın sözlerinden sonra, onunda belirttiği gibi iyice şiddetlenen rüzgârla birlikte hepsi gözlerini kapattılar. Onun bahsettiği temizliğe katılacaklardı ve bunun için derin bir uykuya girmeleri gerekiyordu ve öyle oldu, hepsi birer birer derin uykuya daldıkları sırada göçtüler doğuya, batıya, kuzeye, güneye. Rüzgârla toz formuna dönüp kaboldular. En sona yaşlı adam kaldı ve o da uykunun derinleştiği anda çevresinde oluşan zararsız, küçük çaplı bir hortum ile gökyüzüne yükseldi, bulutların ardına.


*********************************

Genç adam, yüzünü kesen alçak dalları aldırmadan ve hızını düşürmeden, birkaç saat önce gördüğü ışık huzmesinin, düştüğünden emin olduğu bölgeye doğru ilerlemeye devam etti. “Bir çeşit büyü olabilir ama bugüne kadar büyücülerin, bu şekilde apaçık büyü kullandıklarına şahit olmadım. Bir çeşit kara büyü olabilir mi ? Gûr Büyücüleri böyle beyaz ışıklı büyüleri pek aldırmazlar, zaten bu sefer bu topraklarda gezmeleri için akıllarını kaçırmış olmaları lâzım. Gerçi olmayan akıllarını kaçıramazlar. Neyse Areas, koşmaya devam.” Genç adamın koştuğu bölge; Dastroth düzlüklerinin daha güneyinde, Brethon Sıra Dağları’na ulaşmadan önce pek tekinsiz bir orman olan Limreth Ormanı’ydı. Gûr Büyücüleri’nin ve daha kötülerinin bu kadar güneyde, üstelik ak büyü kullanırken görülmeleri gerçekten mümkün değildi şu çağda. 

Areas koşarken düşünmekten vazgeçebilse, en azından ormanın çetin bölümlerinde, istediği yere daha hızlı ulaşabilirdi ama elinde olmayan bir dürtü ile hepsini bir arada yapmaya devam ederken, hafifçe yağmur çilenmeye başladı. Ağaçların kökleri pek çıkmıştı burada. Areas ise çok düşünmeyle birlikte koştuğu için dikkat etmiyordu bastığı yerlere, sonunda ayağı, sinirle toprağın yüzeyine çıkmış gibi görünen, köke takıldı. “Bu yağmurda nereden çıktı şimdi yahu ? Aaahh...” diye gürültüyle yere düştü, henüz çamur olmamış toprağın üzerine. Az bir parça toprağı yüzünden silerken düştüğü yerin biraz ötesinden hafif, kesik bir tınıda ağlama sesi işitti. Düşüşüne sinirlenemeden ağlama sesini duyduğu yöne doğru ilerlemeye başladı yavaş yavaş. “O ışık dalgasını benden daha önce bulanlar olmalı.Peki ya ağlama sesi ? Altın veya benzeri bir şeyse eğer, paylaşamamış olabilirler. Altın değilse ? O zaman neyin ağlama sesi olabilir bu ? Keşke Lil’i de yanımda getirseymişim. Ralklarsa oradakiler ki onların ağlayabildiklerini sanmıyorum, bugün dövüşmeye pek hevesli değilim. Kaçışım sıkıntı olmaz.” Böyle böyle düşünmeye devam ederken biraz daha yavaşladı, hedefine veya hedeflerine uzaktan göz atmak için. Eğer hiç fark edilmezse bulaşmadan geri dönmeyi düşündü hatta ormana zarar verdilerse, zaten ormanın kendisi onları dışarı çıkarmayacaktı. Bu düşüncelerle kendisini avuttu bir süre ve artık iyice yaklaşmıştı. Oldukça yaşlı ve geniş gövdeli bir çınarı kendisine siper ederek, başını hafifçe çıkarıp hedefi olduğunu düşündüğü yerde göz gezdirmeye başladı. Çevrede kimse yoktu, biraz daha yaklaşarak iz aradı bu sefer gözleri lâkin nafile. Ne bir ayak izi, ne de sürünme. “Gecemi bunun için mi harcadım ? Duyduğum sesler neyin nesiydi peki ?” Derken hemen sağında derin ve hafif bir ağlama sesi daha işitti. Döndü, bakmadığı yerlere baktı fakat halâ kimseyi göremiyordu. O sırada masmavi bir miyostun kuşu, yağmuru umursamaz bir tavırla ve tüm zarifliğiyle Areas’ın önündeki kayalığın üzerine nazikçe kondu. Areas’ın aldırış etmediği birkaç dakika boyunca zarif ve kulağı uyuşturan tonlarda şakıdı, ta ki onun dikkatini üzerine çekinceye kadar.


Miyostun’un kulağında bıraktığı rahatsız edici olmayan bir uyuşukluk hissiyatı ile ona yaklaşan genç adam yağmurun daha da hızlanmasından dolayı artık geri dönmeye karar verdi yoksa dönüş yolu pek rahat olmayacaktı. Daha sonra tekrar aramayı düşündü. Kuşa karşı saygıyla başını eğip geri döndü lâkin kuş tekrardan o zarif sesiyle şakımaya başladı. Kanatlarını hızlıca gerip konduğu kayalıklardan havalanarak Areas’ın kafasının üzerinde dönmeye başladı.

“Yaramaz kuş, pekalâ yağmur hızlandı. Artık senin ve benim evlerimize gitmemiz gerek. Daha fazla ıslanıp hastalanmak istemiyorum. Hem sen bu yağmurda, Limreth’te ne yapıyorsun bakalım ? Hadi, hadi yuvana dön. Burası tehlikeli bir ormandır, yem olmak istemezsin.” 

Genç adamın sözlerini aldırış etmeyen miyostun daha yüksek bir sesle ötüşünü arttırdı. Ve tam baş hizasında durdu. Tüyleri gibi tamamen mavi gözleri içinden ışık çıkarmış gibi parlıyordu. İlk başta göz göze gelmekten koktu Areas, onları dikkatsizce kaldırıp; kuşun geniş kanatları, uzun kuyruğuyla birlikte masmavi parlayışının muazzam uyumuna kapıldı. Başı dönmeye başladı, hareket kabiliyeti durdu ve sadece nefes alıp düşünebiliyordu. Karşısında tüm ihtişamıyla duran miyostunun nasıl bu kadar etkili olabileceğini düşündü bir an. Huzur verici sesini iyice yükseltti, hareketleri hızlandı, gözleri ilk sefer olduğundan daha da parladı. Ve sonunda Areas’ın ayakları yerden kesildi. Düşmeden önce kayaya doğru ilerledi ve yaslanabildi.

“Bu kadar yeter, gitmeni istiyorum.”

Hiçbir şey olmadı.

“Bu kadar yeter dedim, git artık!”

Hiçbir şey olmadı. Miyostun öylece devam etti. Artık sesi Areas’ın beyninde kendiliğinden yer edinmişti. 
Kuş, adama iyice yaklaşıp küçük gagasını başına vurdu yavaş ve hızlı bir hareketle. Ardından gökyüzüne doğru yükseldi. Durmadan, her seferinde daha hızlı bir şekilde uçtu.

“Amacın neydi senin ? Büyüysen eğer bu nasıl bir büyü ? Kulaklarım. Gitmeliyim, gerçekten hasta olacağım artık, kaçınılmaz.” 

Bayılmadan önce şahit olduğu ve söylediği son şeyler bunlardı genç adamın. Tekrar başı döndükten sonra ayağı sendeleyerek ıslak çimenin üzerine uzandı.

*******************************

Zaman kavramından uzak gibi görünen odada sekiz kişi vardı. En önde oldukça yaşlı bir adam, arkasında yedi kişi. Bu yaşlı adamların sakalları ve saçları iki veya üç kişinin boyuyla yarışabilecek derecede uzundu. Hepsinin gözleri kapalıydı ve avuçları bağdaş kurarak oturdukları ayaklarının diz kapaklarını kavramıştı.

Odada ise her yeri toz kaplamıştı. Bütün kitaplar ve sağda solda bırakılan resimli yahut yazılı kâğıtların hepsi toz içindeydi. Ayrıca tamamiyle kitaplarla dolu bir odaydı burası. Areas buradaki sekiz kişinin kim olduklarını merak etti. Bilmediği nedenlerden dolayı ne ayağa kalkabiliyor ne de ses çıkarabiliyordu. Az sonra pencereye konan bir kuşu gördü ve bayılmadan önce gördüğüyle aynıydı. Odaya girip en öndeki adamın başına konarak olabildiğince hafif, yine kendisine has özelliğiyle, kulakları uyuşturacak bir şekilde ötmeye başladı. Bu cinsi daha önce görmediği için gezginliğinden utanmaya başladı genç adam. Kuş biraz daha devam ettikten sonra hızla dışarı uçtu. Gördüğü her şey buğuluydu burada. Hepsi hayal gibi. Zaten bu bir rüya olmalıydı ama bayıldığını nasıl hatırlayabiliyordu ? Yine cevapsız sorularla baş başa kaldı.Düşünmeye devam ederken kuvvetli bir rüzgar kâğıtları dağıtarak odayı gezdi.

“Hoşgeldin Areas. Tarafımızca bekleniyordun.”

“Ben, ben...” diye başladı, gelen sesin nereden olduğunu anlamaya çalışarak.

“Evet, senin gözünden bakarsak şayet; sence, sen gelmedin ve buraya nasıl geldiğini bile bilmiyorsun.”

“Doğru, ben gelmedim ve nasıl olduğunu bilmiyorum. Şu an... Şu an burası gerçek mi ?”

“Gerçek olarak neyi kabul ettiğine göre değişir, işte gerçek olan budur.”

“Ben... Aslında ben gerçeğin ne olduğunu sormadım.” Areas bunları kendi isteği dışında söylediğinden emindi. Ağzı ve beyni uyumsuz hareket tamamlıyorlardı.

“Zaten bilmediğin bir şeyi ayırt edemezsin, yaşadığın şeyin ne olduğunu sorman senin için pek makul değil. Gerçeği ayırt edemiyorsun, dolayısıyla onun ne olduğunu bilmiyorsun, soruyorsun. İnsanlar Areas, bilmedikleri şeyleri sorarlar veya bilmedikleri halde bencil bir şekilde bildiklerini iddia ederler.”

Yaşlı adam cümlesinin ardından ayağa kalkarak sağındaki asasına uzandı. Görkemli bir asaya sahipti, en üstünde asaya geçirilmiş yedi adet, son derece koyu erguvan rengi taşları vardı. Yaşlı adam Areas’a dönerek ona doğru ilerledi ve yanına oturdu, yüzünde bir tebessüm vardı.

“Ya siz kimsiniz ?”

“Çok aceleci ilerliyorsun, en son konuştuklarımızı anlaman için bile uzun yol kat etmen gerekirken... Son yapacağın işi ilk, ilk yapman gerekeni ise son yapıyorsun. Bu tutarsızlık, dikkat et, hayatında yer edinmesin daha fazla. Kim olduğumuzdan önce merak ettiğin daha önemli şeyler var.”

Elbette devamı var.

Çarşamba, Haziran 20, 2012

Modern Kölelik

   Yahu şu an düşünüyorum, yanımızda ne kadar çok insan-arkadaş, aile, dost, sevgili vesaire- olursa olsun yalnızlığımızdan hiçbir şey kaybetmiyoruz veya onlardan bir şey kazanmıyoruz, yani düşünsenize her ne kadar yalnız değiliz desek dahi aslında yalnız oluyoruz. Peki milyarlarca insan böyleyken nasıl oluyorda düşüncelerde ortak olabiliyorlar ? Milyarlarca farklı düşünce olması gerekirken... Bu insanları belirli dallarda gruplaştırarak, düşünceleri sabitlemenin yöntemini uyguluyorlar. Her yerde; önceden örneklediğim gibi en basiti televizyon, sonra internet, sokaklarda bulunan reklam tabelaları, alış veriş merkezleri vesaire. Dinlerde mezhep farkları. Bunları yanlış olmasına rağmen doğru kabul etmek. Bunun tekniği de şöyledir büyük ihtimalle; yanlışı, içerisine birkaç doğruyla uzatırsın ve öyle sunarsın. Ehe. Böylece temeli yanlış olan her şey kabul edilebilir.

  Evet bu hayat bizim, bedenimiz, aklımız, beynimiz hep bizim, e o zaman bunları doğru kullanma sorumluluğu da bizim. Bugün kahvaltıdayım annemle birlikte, klasik bir şekilde televizyon açık. Kanal Türk mü yoksa Haber Türk mü hatırlayamadığım bir kanalı izliyoruz. Magazin programı büyük ihtimalle; çünkü ünlülerin hayatlarını ''inceliyorlar''-meslek olarak-. Konuk olarak Çelik vardı. Kadın diyorki:''Kıvanç Tatlıtuğ yeni ünlü ve parlak işler başaran -adını hatırlamıyorum- kadınla samimi pozlar verdi. Birbirlerini ayakta alkışladılar, karşılıklı ilişkileri iyi...'' falan fistan diye devam ediyor, hatta bundan daha berbat cümlelerde kurdular, hepsi aklımda değil elbette. Konuştukları izlediğim süre boyunca bunun etrafında döndü. İşte bunlar sürerken anneme bakıyorum, her zaman olduğu gibi kapat şu televizyonu, hiçbir şey yok diyorum, o da bunların farkında ama yapmıyor. AMA YAPMIYOR. İRADEMİZ YOK. BİZİ HAPSETMİŞ. Ya insanlık olarak çıldırmış durumdayız. Modern kölelik, borç köleliği, yok efendim taksit taksit alın alacaklarınızı, hem fazla yüklenmemiş olursunuz, güler yüz, hoş kokular. Size tatlı tatlı geçiriyoruz demiyorlar, taksit taksit diyorlar. Oooy oy, al sana öldürmeden kitle imha silahı. Ondan sonra İran'da nükleer silah var, Amerika havayı kontrol ediyor. Keşke önce kendimizi doğru düzgün konrol etsek ve öyle yetiştirsek. Neyse sevgili okurlar, bir dahaki yazıya kadar iyi günler. Lütfen kendinize dikkat edin, biraz uğraş edinin.

Düzenleme: Programın ismi 2.Sayfa'ymış. KanalTürk'te. Bir göz atın, bakın ne gerizekalı insanlar tarafından haberler sunuluyor.

Pazartesi, Haziran 18, 2012

Dağılıyoruz

   Bu ülke artık birlik olmaktan çıktı; din, dil, ırk vesaire. Hani öyle anlar geliyor ki, daha ne kadar yozlaşabilir insanlar diyorsunuz, elli-altmış yaşlarına gelip halâ genç kızları dikizleyenler mi dersiniz, daha 11-12 yaşlarında olup elinde cep telefonları, erkek arkadaşlarıyla mesajlaşan kızlar mı dersiniz... Artık bunun gibi olaylar çevrenin genelinde çok çok normal karşılanıyor, kimse onlara: ''Daha dur bakalım, sen kaç yaşındasın ki elinde telefon mesajlaşıyorsun ?'' ya da ''Ulan baktığın kız yaşında torunun var, yaptığına bak'' demiyor. Bunların her biri genel plânın bir parçası olmalı. Klasik taktik; böl, parçala, yönet. Diğer islam ülkerinde yapıldığı gibi. Demokrasi diyorlar hatta.

   Neyse bakın, bu küçük insanların ileride anne ve baba olduklarını hayal edin. Sonra oturma odalarımızda duran o lanetli kutuyu. Size sözde yeni dünyalar sunan lanetli kutuyu, orada gördüğünüz ve film bu ya, ne olacak ki dediğiniz olaylar varya, işte oradan geçen her şey gerçekleşecek, hem de çok yakın bir gelecekte. İşte bu yeni anne, baba olmuşlar varya, onlarda evlatlarını böyle yetiştirecekler; çünkü böyle gördüler. Ve bu ülke mermiyle, füzeyle değil, içten bölünecek, sinsi bir şekilde, dayatmalarla. Çünkü insanların düşüncelerine hükmediyorlar. Hayallerini çalıp, onları çalışmaya, ailesine bakmaya ve sözde mutlu olmaya itiyorlar. Haftanın yedi günü içerisinde neden insanlar pazar gününü iple çeker ? Tatil ? O işin görünen kısmı, biraz daha dibe inmek gerekiyor cevabı için; insanlar mutlu olmayı özlüyorlar. Neden artık genel olarak   birbirimizle çatışma halindeyiz ? Neden televizyonda söylenenlerin çoğunu sorgusuz sualsiz kabul edebilirken birbirimize kolay kolay inanmıyoruz ? Düşünün, evli bir çift yan yanayken dahi karşılıklı konuşmak yerine onu açıp vakit ''dolduruyor.' Abiler ve kardeşler, dayılar ve teyzeler... Neredeyse herkes. Birbirimize bakıp içten gülümseyecek kadar yakınken, onu daha çok görüyoruz. Yani eşimizi, sevgilimizi, arkadaşımızı izlemekten çok, onu izliyoruz. Ha burada ben izlemiyor olabilirim, sen de izlemiyor olabilirsin lâkin geri kalanı böyle değil, elinden geldiğince karşındakini uyar. Ailenle ve arkadaşlarınla sohbet et. Sık sık. Eline para geçtiğinde mutlu olmana gerek yok veya seni güldürecek, mutlu edecek şeyleri bekleme.

  Aynı zamanda şunu da yap; başına gelen en kötü şeyi düşün. Anneni veya babanı kaybetmiş olabilirsin, kardeşini veya abini. Hatta hiçbir şeye değişemeyeceğin eşini ve sevgilini, belki bebeğini... Sonra üzül ve ağlayabildiğin kadar ağla; çünkü elinde olmadan mecburen ağlayacaksın. Sen insansın ve duygularla beslenirsin, seni hayata bağlayan şeyler bunlar; ama bunların hepsinden önce yapman gereken şey ne biliyor musun ? Hayatına dair bir amaç edinmen. Bu amaçtan kastım şu değil:''Evim, arabam, güzel karım, yakışıklı kocam, iyi bir evladım, bol param olsun.'' Bu bir amaç değildir hatta aynı zamanda hayalde değildir. Bunların hepsi senin üzerinde uygulanmış ve böyle düşünüyorsan başarıya ulaşmış dayatmalardır. O evindeki küçük renkli kutu varya, bunları sana yapan o. Çık bak sokağa, sonra insanlara sor, büyük bir çoğunluktan bu veya buna yakın yani sonucunda bu mantığa çıkacak olan yanıtlar alacaksın. Bu büyük bir çoğunluğun düşüncesi aynı yola çıkıyorsa, vardır bir yamuk değil mi ? Düşünceler aynı sonuçta. İşte sana sundukları bu düşünceler renkli kutunun dayatmalarıdır. Sana yakışıklıyı ve güzeli iyi olarak gösterir, artık o saatten sonra çirkin olarak nitelendirdiğin insanları otomatik olarak kötü düşünürsün.

  Neyse, insan olduğunu unutma. Bir amaç edin, yukarıda bahsettiğim şekilde değil, kendi düşüncelerini elde et. Böylece geri kalanlardan farkını anlayabilirsin.

Çarşamba, Nisan 25, 2012

Çaresizlik

Bu ülke batıyor, insanları dağılıyor, gençleri kör veya ağır bir hipnoz altında. Sokakta gördüğünüz çoğu insanın kendi düşünceleri yok. Onların alışkanlıklardan ötürü bir işleri, aileleri var. Sürekli olarak bunlarla ilgili sorunlarla meşguller, yani daha açık olarak bencillikle yetişiyorlar. Bu tek başına bir birey veya aile olabilir. Birileri dünya işleri ile bir ayı nasıl çıkarabileceğini düşünür, birileri ise bu akşam hangi hatunla yatsamda günümü gün etsem diye. Adalet bu mu sorusu geliyor değil mi akla hemen ? Evet, aslında adalet gerçekten bu. Sadece olaylara geniş çerçevede bakmak gerekiyor. Zaman kavramını iyi görmek, adaletin bu olduğu konusunda sizleri ikna edebilir. Bir ara izlediğim bir animede şöyle bir diyalog geçti: ''İnsanların hepsini kurtaramazsın, bu çok eskilerden bir hikâyedir. Peki ya, kurtaramadıklarını nasıl kurtarabilirsin ? İşte bunun bir cevabı yok...'' Güzel bir animedir; Kara no Kyoukai/Günahkârlar Bahçesi/The Garden of Sinners. Kim kimi kurtaracak, kim kimi neden kurtaracak, kurtaracak olanlar önce kendilerini kurtardılar mı ? Who watches the watchmen ¿  Siz siz olun, tamamen kendi düşüncelerinize ait uğraşlarla meşgul olun. Kendinizin farkına varın, neler yapabileceğinizin; TV'den, bilgisayardan-internetten-, telefonlardan uzaklaşın.

İşin kötü yanı ne biliyor musunuz ? Bunların hepsini görüpte; iki-üç satır bir şey yazmak ve birkaç dakika insanlara kendilerinin olmasıyla ilgili bir şeyler anlatmaktan başka elden gelen yok.

Çarşamba, Nisan 04, 2012

Olympos-Çıralı-Ceneviz

Geçen iki gün, 21 yıllık hayatımda yaşadığım en iyi günler arasında yer alıyor. Yeni insanlar tanımak, doğaya daha fazla yaklaşmak, biraz oksijen solumak falan... Emin olun, yabancılar bizim Türklerden çok daha fazla saygılı ve sevgili insanlar. İnsan tanımadığı halde her gördüğünde selam verir mi yahu ? Her yardıma gelir mi ? Güneşin doğuşu sırasında sanki yeniden doğuyorsunuz. O sabah soğuğunu hissetmek  sanki ruhunuzu temizliyor, neyse ya devam etmek istiyorum, Maku ve Danny'den bahsetmek ama gürültü yoğun burada, belki sonra. İyi günler.

Perşembe, Mart 15, 2012

Fatih bugün: ''Bildiklerini unutabiliyorsan, bildiklerini nasıl biliyor olabilirsin ki ?'' dedi.