Pazartesi, Temmuz 24, 2017

Van Gogh'un Kargaları

Adam ağır adımlarla sirkin en sevdiği bölümüne geçti. "İşte," dedi kendi kendisine "artık yeni birileriyle tanışabileceğim yerdeyim, koskoca gösterideki en muhteşem, en kalabalık sahne. Birileriyle konuşmanın kesinlikle bana faydalı geleceğini düşünüyorum. Yalnızlık... Elbette en sevdiğim duygu ama hadi ama J, kendine gelmenin vakti artık. Kalk ve gözlerini aç."

Kırmızı perdelerin araladığı parlak zeminde hızlı hızlı yürüdü adam, az ilerisinden gişe görevlisinin sesini işitince yaklaşmanın verdiği heyecanla yüzünde gülümseme belirdi."Lütfen tek tek arkadaşlar, rica ediyorum. Birbirinizi ezmeden. Sirkin bu bölümüne bildiğiniz gibi tek tek girebiliyorsunuz. Aile ve arkadaşlar yan taraftan, lütfen. Yavaş ve sakin." diye sağa sola bağırıyordu görevli, eli yüzü kan ter içerisinde kalmış ve hafif sesi kısılmıştı. Etrafındaki sahne o kadar süslü ve renklerin kullanımındaki uyum o kadar güzeldi ki insan gözlerini kaçırmakta oldukça zorlanıyordu. Kimi kısım lacivertten açık maviye doğru hareket eden devasa dalgalarla donatılmışken bazısı yemyeşil ormanların içerisinde yabani hayatı tasvir eden maketlerle doluydu. Her şey hareket halindeydi; hayvanlar adeta üzerinize koşuyor, ağaçların dalları ise rüzgârdan sağa sola savruluyor gibiydi. Sesleri dahi ayarlamışlardı. Bunların arasından kendisini büyülenmeden kurtararak, en sonunda sırasını alabilmişti adam. Tekrar heyecan bastı. Kalabalığın içerisine karışıp tamamen kaybolmayı o kadar istiyordu ki, bilmediği şeyleri keşfedip, yeni insanlarla tanışma arzusu kalbinde her şeyden çok ağır basıyordu belli ki.

"Beyefendi! Beyefendi! Sizin sıranız lütfen acele edin."

"Niye her zaman bu kadar aceleci olmak zorundasınız ki sanki? Biraz ağırdan alıp, keyfini sürelim." dedi adam gülerek.

"Bugünkü gösterimizin ismi Van Gogh'un Kargaları! Dikkat edin, çok fazla gözlerinizi dikerseniz ısırabilirler. Kalabalıkta fazla dikkat çekmeyin. Hehe, şaka yapıyorum elbette ısırmazlar. Lütfen buyurun."

Adam içeriye adımını atar atmaz etrafındaki gürültüden etkilenmişti. Çığlıklar, tezahüratlar, sevgi sözcükleri, küfürler ve dahası anlaşılmayan bir sürü kelime beyninde oda oda gezerek oturacak yer arıyordu. Henüz büyülenmemek için gözlerini yerden kaldırmaya cesaret edememişti. Şu ana kadar görebildiği tek şey insanların ayakları ve ayakkabılarıydı. Birkaç adım daha sonra gözlerini kaldırdı. Etrafında yüzlerce insan vardı lâkin karanlık yüzünden pek yüzlerini seçemiyordu, yüzüne sırada olduğu zamanki gibi bir gülümseme geldi. "Hemen birileriyle tanışmalıyım." dedi. Yanındaki adama dönerek, "Hey, merhaba. Gösteri nasıl gidiyor?" diye hızla devam etti. Karşısındaki adam sıcakkanlı olacak ki terslemeden cevap verdi ve uzun bir süre -ortalama bir saat- kadar sohbet ettiler. Daha sonra onun yanından ayrılıp başka insanlarla tanıştı ama dikkatini çeken bir şey olmuştu. Şu ana kadar tanıştığı herkes erkekti. "Erkekler ve kadınları ayırmış olamazlar herhalde! Bir dakika yahu! Sırada da kadın veya çocuk yoktu. Sanırım sadece yetişkin erkeklere özel bir gösteri, gerçi şu ana kadar müstehcen bir şey olmadı, neyse göreceğim bakalım. O sırada sahneye kırmızı elbise içerisinde genç bir kadın çıktı ve şöyle dedi kaybolmadan önce, "Evvvveeeet baylar! Van Gogh'un Kargaları ikinci bölümüyle devam ediyor, şimdi aranızdan bir talihli ışıklar içerisinde parlayacak, lütfen korkmayın ve o kişiye yer açın! Şimdi ise hoşçakalııııınnn!"

Bembeyaz ışık ansızın adamın üzerinde belirmişti, etrafındaki herkes hemen çekildi. Alkışlar ve gülüşmeler içerisinde beklemeye koyuldular. Eh, adam doğal olarak çekinmişti. ne yapacağını bilemedi bir süre. Sadece öyle dikeldi. Bir süre sonra alkışlar ve tezahüratlar kesilerek, herkes beklemeye başladı. Sessizlik hakimdi salona. Adamın beklemediği bir anda kafasının sağ tarafına bir şey hızla çarptı. Daha sonra soldan gelip, tekrar çarptı. Şimdiyse karşından süzülerek geliyordu. "Söylesene, kafanda kimseye anlatamadığın şeylerin seni yiyip bitirmesinden zevk mi alıyorsun?" Süzülmeyi bırakıp hızlanarak, adamın kafasının içerisinden geçip karanlığa kayboldu o şey. Anlayamamıştı, hiçbir yeri kanamamıştı veya kafası patlamamıştı. Korkuyla irkildi, ışığın rengini değiştirip tekrar ona doğrultmuşlardı.

Uzaklardan simsiyah bir gölge yaklaşarak tekrar adamın kafasına vurdu, küçük bir çizik ve tekrar. "Söylesene, zihninin neden geceleri daha çok çalıştığını merak ettin mi? Yoksa sana o mu yardım ediyor? Hahahaaaaa, üç güzeli çağırmazsan sonunun ne olacağını hiç mi düşünmedin?" Adam üzerine gelen gölgemsi şeyi tekrar içine gireceği korkusuyla, hızlı bir refleksle yakaladı, karga maketiydi bu. Ellerinde kayboldu.

Gölge tekrar gelmişti, bu sefer ayaklarından vurup yere kapakladı adamı. "Söylesene, bir şeyler yazarken harflerin gözlerinin önünde sürekli yer değiştirdiğinden kimseye bahsettin mi? Yahut senin tek bir kelimeyi dahi doğru yazamadığın halde harflerin senin için anlamlı yerlere kendi kendilerine oturduğundan?" Bu maket tam ona çarpacakken durup, havada sağa sola biçimsizce dönerek salonda ilk tanıştığı adamın şekline büründü ve hızla havada kayboldu.

Şimdi birkaç tanesi aynı anda vücuduna rastgele çarpıyordu, adam tekrar yere kapaklandı. "Söylesene, sana kaç sefer benim birliğime katılmanı teklif etmiştim, hepsini geri çevirdin, neden?" Bu birkaç tane karga gölgesi birleşerek, sivri dişleri ve iğrenç bir yüzü olan yaratığa dönüşmüştü. Kocaman ağzını açıp adama süzülerek adeta onu yutarmış gibi yapıp kayboldu. Tekrar derin bir sessizlik ardından inanılmaz bir uğultu yükselmeye başlamıştı. Etrafındaki herkes bir şeyler söylüyordu. Birkaç tanesini seçebilmişti.

"Seni gerçek bir arkadaş sanmıştım, anlıyor musun? Gerçek bir arkadaş..."

"Benimle yattığın için pişman mısın? Elbette..."

"...kontrolsüz bir şekilde davranıp, kontrolsüzce hareket ediyor, anlıyorum..."

"Neden etrafındaki insanlara bizden bahsetmiyorsun? Neden onlara beni anlatmıyorsun? Hayali olmam kimi korkutucak? Seni mi? Yoksa onları mı? Sen bu hayatta ne kadar gerçeksin ki?"

"Hayatım boyunca hep etki bırakabilmek istedim, anlarsın ya. Etki benim en büyük hedefim."

"Hepimizin irili ufaklı canavarları var lâkin ben şeytanlarla boğuşuyorum."

"Hadi artık! Ahlak çöküntüsünü son raddesine kadar yaşayalım."

"Ooo, sen aynaya bakıp ağlarken, bozulmuş kişiliğinin yansımadan sana gülmesi çok güzel değil miydi?"

"Yettttttteeeeeeeeeeeer!" diye bağırdı adam, ışık kapatılmıştı. Arkasında bir kapı açıldı ve içeri bir adam girdi. "Bayım? Yaklaşık on dakikadır içerideydiniz, kapıyı içeriden kilitlemişsiniz. Açmamız biraz zaman aldı. Lütfen kusura bakmayın, iyi misiniz?" Görevli adamın etrafına baktı, bir düzine ayna kırılmıştı, yerlerde un ufak olmuş parçaları duruyordu.

"Ben Van Gogh'un Kargaları gösterisine gelmiştim, neredeyim acaba?" diye sordu adam

"Burası ayna salonu, değil karga kendinizden başka hiçbir şey göremezsiniz. Salonları karıştırmış olmalısınız."

"Kusura bakmayın, iyiyim." dedi adam ve biraz para uzattı, kırılan aynalar için. Odadan kurtulmak için çıkarken gözü bir parçaya çarptı. Yansıması pis bir şekilde sırıtıp, ağzını oynattı. "Parçalanmış aynaların karşılığı elbette var lâkin parçalanmış bir ruhun karşılığı... İşte bunu elde etmek oldukça zor, oldukça."

Perşembe, Temmuz 13, 2017

Karanlık Saatte Olsunlar

"Işığı son defa görüyorum, sonsuza dek yok oluyor."

Uzun süredir düşüyorum, yaklaşık yirmi yıl olmalı lâkin hâlâ hız kesmeden düşüyorum. Of, o kadar zaman geçmiş ki... Düşmeye nereden başladığımı dahi hatırlamıyorum artık, bir süre önce düşünmeyi bıraktım, bu bir süre belki beş sene öncesine kadar dayanabilir. Beş senedir ise düşünmüyorum. Nereden başladım? Nereye düşüyorum? Yirmi senedir tek duyabildiğim şey, belirsiz insan fısıltıları.

Karanlık saatte olsunlar...

Bir tür çukurdan düşmeye başlamış olmalıyım. İnsan fısıltıları... Nasıl bir çukurdu acaba? Belki yağmurun getirdiği selden göremediğim türden, belki kendim atlamışımdır, belki beni ittirmişlerdir ama neden? Kim veya kimler? Bazen çığlıklar yükseliyor, bazen birkaç kol beni sağımdan solumdan tutup çekmeye çalışıyor lâkin çok hızlı düşüyorum.

Karanlık saatte olsunlar...

İlginç, bir ışık huzmesine doğru yaklaşıyorum. Kırmızı ve tonlarında, bazen sarı da görünüyor. Sağa sola savrularak parlıyor, yangın olmalı. Yirmi senedir ilk defa sıcakladığımı fark ettim.

Işığın yanından geçiyorum, gördüklerim ise iğrenç. İnsan fısıltıları... Çok kalabalık insan topluluğu masalara oturmuş, durmadan konuşuyorlar. Masalarda otururlarken yaşlanıyorlar aynı zamanda lâkin kimse garipsemiyor. Seslenmeye çalışıyorum, kimse dönüp bakmadı. Kahretsin! Nasıl olabilir ki? Artık susun, saçmalıklarınızı duymak zorunda değilim, diye bağırmama rağmen yine tepki yok. Nasıl böyle şeyler konuşabilirler ki?

* * *
"Hayatımı kimseye hesap vermeden yaşayacağım! Artık özgürüm!"

"Ah! Sonunda! Bu telefonu almak için çok çabaladım, çoook! Sonunda benimsin."

"Makyajımı beğendin mi? Rujum sanki biraz yamuk gibi."

"Ben zaten onun seni sevmediğini biliyordum, üstelik seninle beraberken, birçok sefer farklı insanlarla birlikte olmuş. Nasıl haberin olmadı ki?"

"Şu kızı görüyor musunuz? Oldukça güzel görünüyor."
* * *

"Hayatımı kimseye hesap vermeden yaşayacağım! Artık özgürüm!" diyen kızı tanıyorum aslında. Erkek arkadaşından bahsediyor olmalı. Ona hesap verdiğini hiç görmemiştim. Niye öyle söylüyor? Etrafındaki insanlar yüzünden olmalı, onlara ayak uydurmaya çalışıyor. Acınası... Kendi fikri yoktu, hiç olmayacak da. Geleceği görüyorum sanırım, o insan sağa sola savrularak bir yol tutmaya çalışırken görüntü toz olup kayboluyor sürekli.

Diğerlerini de tanıyorum, ne kadar boş anım varmış. Bunları bilmek saçmalığın ta kendisi olmalı.

Karanlık saatte olsunlar...

Kollar beni yakalamaya çalışıyor lâkin ben son sürat düşmeye devam ediyorum. Aynı ışık tekrar yanımda belirdi, gözlerimi oraya yönlendirip sahneyi anlamlandırmaya çalışıyorum.

Alevlerin içerisinde, birbirine sarılmış iki kişi var. Şöyle söylüyorlar:

"Seni seviyorum lâkin bunun tek başıma olmasına izin verme. Seni kıskanıyorum, seni tutuyorum, lütfen bana ait olduğunu fısılda, seni öpüyorum. Keşke sana güvenebilseydim, gözlerimi senden alamıyorum."
Bu insanları tanımıyorum, belki yirmi sene öncesinde tanıyordum. Artık kolay kolay hatırlayamıyorum.

Karanlık saatte olsunlar...

"Çıkart şu şapkayı! Tanrı tek bir saç telinin dahi hareket ettiğinden haberdardır ve bunu bana sen öğretmiştin..."

İnsan fısıltıları... Bu duyduklarım ne? Gördüklerim? Benim anılarım mı? Yoksa başkalarının mı? Sağ kulağımdan sol kulağıma doğru birisinin bağırışı dikkatimi dağıtıyor. "Sana ihtiyacım var!" Kimin neden bana ihtiyacı olsun ki? Benim tanıdığım insanlar kimler? Fısıltılar yükseliyor tekrar, sağımda bir görüntü belirdi.

Bir adam elindeki bezi balkondan aşağıya sallamış ve içerisinden kurmalı saat parçaları düşüyor. Arkasında ise çocuğu onu izliyor.

"Profesör Einstein zamanın mekandan mekana göre farklılık gösterdiğini söyledi. Söylesene, madem zaman doğru değil? Saatçi olmanın ne anlamı var?"

Bu neydi şimdi? Ne yani ben yirmi senedir düşmüyor muyum? Ya bir dakika olduysa? Of. İnsan bilmediği şeyden korkar derler, korkmaya başladım.

Düşüyorum. Şimdi ise her yerde karmakarışık görüntüler oluşuyor; savaşlar, tecavüzler, ızdırap, umutsuzluk, açlık, uçuruma giden yerlerde kuyruklara girmiş bir sürü insan, hepsi yanıyor hepsi alevler içerisinde. Boyunlarında zincirler asılarak birbirlerine bağlanmışlar. Boş boş etrafa bakıyorlar, bazen tepkisizler bazen kimisi gülerken kimisi ağlıyor lâkin kuyruk uçuruma sürüklenmekten kendisini alıkoyamıyor...

Tekrar bir görüntüye yaklaşıyorum. Genç bir adam, elinde telefonu ve gelen mesajı okuyor. Zar zor seçebiliyorum ekranı, en sonunda yazanları görebiliyorum. "...ama beni unutma.". Sevdiği birisi göndermiş olmalı. Adam keyifsiz, hüznü gözlerinden okunuyor, bir damla yaş telefon ekranına damlıyor o sırada. İlk defa bu kadar üzülüyorum. Neden acaba?

Tepemden bir uğultu geliyor, "Senin için geliyorum." diyerek tıslıyor adeta. Tekrar korkmaya başlıyorum, tüylerim diken diken oldu. Bu cümlesini içimde hissettim.

Genç adamın görüntüsü dağılmadan önce, ağzından çıkan kelimeyi seçemiyorum.

Yukarıdan gelen uğultu gittikçe yaklaşıyor ve korkunç bir hâl almaya başlıyor. "Bu hayatın hiç bitmeyeceğini sanmıştın. Ölümün seni asla yakalamayacağını düşündün lâkin işte buradayım, vaktin dolmak üzere, seni almaya geldim."

Simsiyah bir duman sağa sola çarparak içimden geçiyor, nefesimi tutmuş bir halde donakalıyorum. Duman içimden öylece geçerken, tekrar bir ses yankılanıyor. "Ben bir hayaldim, senelerce benim gerçek olmamı beklemiştin, işte geldim ve artık görevim tamamlandığı için gitmek zorundayım. Hayallerine sadık kalamayan insanlar, korkularının her zaman onlara arkalarından yaklaştığını düşünürler lâkin korkuları ise hep gözlerinin önünden gelir. Bunun şokuna girip, algılayamazlar ve akli dengelerini yitirirler, belki hasar alırlar. Yazık, ölüm de böyle."

Karanlık saatte olsunlar...

Düşüyorum, artık kollarımı açtım. Zemine çarptığımda ölümümü kucaklamış olacağım. Belki öldüm ve benim cezam budur. Hoşçakalın.

Salı, Temmuz 11, 2017

Vargos'un Bilgiler Kitabı

Bu kitap, Faesla'nın en bilinmez, esrarengiz insanı olan Vargos tarafından yazılmıştır. Kimi anlaşılan kimi anlaşılmayan bölümlerle dolu; Faesla'nın esrarengiz olaylarını, kişilerini, kendi keşiflerini anlatır. "Uçurum" başlığını attığı yazıda hayatında karşılaştığı şeylerden ufak tefek bahsetmiştir. Çevirisinde elbette kusur olabilir.

Uçurum
Öfkeyi, nefreti, kini; sevgiyi, mutluluğu ve dahası tarif edilemez mükemmel duyguların hepsini kucaklıyorum, elbette bunlara sebep olanı ve olanları da.

İnsan ırkı dahil olmak üzere, birçok ırkla münakaşada bulundum. En üstünden en altına kadar hepsiyle tartışıp, hayatlarındaki gayeleri ve bakış açılarını yakalamaya, anlamaya çalıştım. Dahi, zeki, bilgin varlıkların gayeleri her ne kadar mantıklıysa; kendi fikri olmayan, kaybolmuş, emir altında yaşayan, sürekli sağa sola savrulmuş varlıkların hayatları o kadar mantıksızdı. Burada özellikle belirtmek isterim ki; hayatındaki yürüyüşlerini dengesizliklerden dolayı, yani yaşamının ilerleyişinin eşitsizliğinden ötürü aklını başkalarından almış kişi ile asla fikir alışverişinde bulunamadığımı fark ettim. Bu tarz varlıklar kesinlikle sohbet etmeye uygun değillerdi, elverişsizdiler. Biraz daha ötesinde anladığım odur ki, sıradanlıktan oldukça haz alıyorlar. Herhangi bir fikri üretmeden, yenilikçi düşünmeden yaşamaktan fazlasıyla zevk duyuyorlardı. Hatta bu vesile ile "sıradanlık" dediğim olgu dahi bunlardan keyifleniyordu. Nasıl mı? Elbette sadece kendi denkleriyle gerçekleştirdikleri sohbetlerle. Zira bu kişiler/varlıklar birbirlerinin duygularını sohbet esnasında gereğince tatmin ediyorlardı. Böylece, izlediğim kadarıyla, varlıklar daimi olarak kendilerini rahat hissettirecek başka varlıklarla münakaşa içerisinde bulunuyorlardı. Bu tamamen yanlış bir şey. Bununla bir akıl asla yükselemez. Ancak kendi çöplüğünde öter. Ardından kendim karar verdim ve bu satırları okuyacak kişilere tavsiyem odur ki; onlar kendi yuvalarında mutlular, ne sizin uyarınızı dinlerler ne de sizi aralarına almak isterler. Böylece bırakın onları, pisliklerinin içerisinde boğulacaklar günün birinde.

"Hüzün üzerinde mutluluk, mutluluk üzerinde hüzün."

Salı, Haziran 20, 2017

Hiçlik Çıkmazı

"Ah," içeceğini yudumladı, "Ah, hiçliğin tarif edilemez hoşluğu... Önce seni içine çekiyor, var olanı yok, yok olanı varmış gibi gösteriyor. Gözlerinin önünde büyüler uçuşurken, zihninde beliren düşünceleri kontrol edemiyorsun. Asla düşünmeyeceğin şeyler... Beceriksiz ölümlü pislikler. Hiçlik, yokluk ve varlığın farkını bir ölümlünün anlamasını asla bekleyemezsin ve şeytan işini sessizce yaparken asla bir ölümlüye güvenmez. İnsanlar, kendi kalplerini dahi birbirlerine karşı yaptıkları saçma davranışlardan koruyamayan birer zavallıdır. Kendi pisliklerini temizlemekten ziyade, onu aralarında bölüşerek kalplerinin harap olmasına davetiye çıkartırlar. Aaaah, en sıkıcısı sürekli beklenti halinde olmaları... Çürüyerek ölmelisiniz, sadece bedeninizle değil. Tüm duygularınızla, her biri son raddesine kadar çürüdükten sonra hiçliğin sizi kucaklamasına göz yummanız gerekiyor. Ama gelin önce aralarındaki farkı anlatayım. Hiçlik, yokluk ve varlık... Örneğin, senden yola çıkalım. Şu an sen varsın, herkes seni görüyor ve seslerini duyuyor, tepkiler alıp verebiliyorsun. İşte bu varlığının kanıtıdır. Yokluk ise senin asla doğmadığın, var olmadığın anlamına gelir. Hiçlik... Hiçlikte insanlar seni ne görür, ne duyar ne de tepkilerine tepki görüp alabilirsin. Şeytanın gözleri insanlarınkinden daha keskindir, seni yakalar ve tüm eğlencesi ile seninle ilgilenmeye gelir. Sonuna tanıklık etmeye başlıyorsun. İnsanlarla olan iletişimsizliğin yüzünden tüm duyguların kırılır, hissizleşirsin lâkin o seni kucaklar, kolları arasına alıp, tamamen gözünü boyadığı büyülü dünyasına katar. Asla ama asla erişemeyeceğin sahte duygulara sahip olmaya başlarsın. Bencilliğin artar ve bu sahte duygular tüm zihnini kaplamak için kendi aralarında dahi yarışırlar, sen ise bunların farkında olmadan bu hayatta eğlendiğini zannedersin. Hatta eğlenirsin de lâkin tıpkı senin gibi hiçliğe koca bir adım atmış insanlarla... Sana benzedikleri için yanlışlar içerisinde boğulduğunun farkında olamazsın. Küçük farelere dönüşmüşsünüzdür. Hiçlik işte budur ve girdiğinde anlarsın ki bir çıkmazın içerisindesindir. Hiçlik çıkmazına hoşgeldin."

Pazartesi, Haziran 19, 2017

Deliliğin Dağlarında

"Hey, ben geldim. Ne düşünüyorsun? Nasıl görünüyorum sence? Sadece iyi veya kötü diyebilirsin, bu yağmurda uzun cümleleri anlayamam belki."

"İyi," diyerek geçiştirdi soruyu genç adam. Kadın neşeyle gülümseyerek iyice adamın koluna sokuldu.

Yağmur hızlandıkça, çiftin adımları da, sağında solunda belli belirsiz su birikintisi oluşmuş kaldırımda hızlanmıştı. Yerler adeta yıllardır temizlenmemiş gibi çer çöp içerisinde, zaten yürümesi zor olan kaldırımda ilerlemeyi daha da zorlaştırıyordu. Adam ansızın durarak, yukarıda beliren aya döndü, içinden şu dizeleri tekrarladı...

 "Ah, ay! Bir gün öldüğümde seninle bir olmayı istiyorum!
  Ah, ay! Seni özlüyorum! Yokluğunda geçen her günün acısı adeta omuzlarıma yüklenmiş günahlarım gibi, taşıması zor, belki imkansız!
  Ay! Işığınla beraber çayırlarda gezdiğimiz günleri özlüyorum! O yüce yıldızlar dahi kıskanıp gökyüzünü senden daha fazla aydınlatmaktan utanırlardı!
  Belki çabuk kavuşuruz düşüncesiyle sürekli uykumdayım, belki rüyamda görürüm diye bazen...
  Tertemiz kokun hâlâ gönlümü ferahlatıyor...
  Gözlerini arıyorum...
  Gözlerini arıyorum...
  Bakmaya doyamadığım."


Kadın, adama döndü ve iyi olup olmadığını sordu. Adam sinirle ona dönerek,"Her şeyi merak etmek zorunda mısın? Üstelik sen kimsin?" diye oldukça sert bir tavırla yanıt verdi.

Gerçekten de o kadının ne kim olduğunu ne de neden yanında olduğunu hatırlayabilmişti, aklı o kadar uzaklardaydı ki... Ay'a kavuşmak için kıyamet kopması gerekse, kıyametin kopması için ne gerekiyorsa her şeyi yapmaya hazırdı o an.

Kadın üzüldü, ne yaptığının farkında değildi. Adamın sözlerine kanmış ve gelmişti, işin doğrusu adam, kadına ne söylediğini bile hatırlamıyordu.

"Deliliğin dağlarında..." dedi kadın sessizce ve uzun çizmelerini suya kuvvetlice vurarak uzaklaştı.

Genç adam ellerini saçlarına götürerek yumruk yaptı ve belki sinirle sıktı.

"Seni tekrar bulabilmem için daha ne kadar insan eskitmem gerekiyor? Söyle bana! Işığının yoksunluğunda yolumu göremiyorum, her yer karanlık. Evet, deliliğin dağlarındayım! Ta kendisi ya! Deliliğin dağlarındayım! Zavallı hayatlarınızın, hiçliğin çölündeki kum tanesi kadar değeri yok gözümde. Düşünmez misiniz siz? Şayet ay olmasaydı, gecenin ne önemi kalırdı? Nereden alırdı ismini gece? Nereden alırdı ismin yakamozlar? Aaaah ama anlıyorum günahlarınızın karanlığını hayatlarınızda hissetmek istiyorsunuz. Bütün kirliliğinizi dillerinizin ucundan dünyaya yaymak sizin hedefiniz. Peki ya, öyle olsun yıldızlar dizildi, hakkınızda korkunç kehanetler fısıldıyorlar. Kaybolacaksınız. Zavallı hayatlarınızın yokluğu içerisinde eğilip büzüleceksiniz, işte o zaman hiçbir şey fayda etmeyecek. Peki ya ben? Ben ne yapacağım? Deliliğin dağlarında kayboldum, zihnim paramparça.

* * *
"Uyan, kaybolmadın."

"Gözlerim acıyor, açamıyorum. Sen kimsin?"

"İsmim Mah."