Salı, Aralık 25, 2012

Yokluğun Maskesi

    Devasa camın önündeki masada, pek yüksek olmayan bir şekilde sesler yükselmeye başladı.

   "Senin varlığının bana güç verdiğini bugün daha iyi anladım." dedi adam, fincanındaki sıvıyı yudumlarken.
   "Nasıl bu karara vardın ? Onca zaman, gizliden gizliye beni istemediğini düşünüyordum." diye yanıt verdi diğer ses. Adamın sesinin yanında biraz cılız kalıyordu.
   "Bütün o geçen zamanlarda yanımda bir tek sen vardın. Sadece sen destekledin. Arkadaşlarım ve dostlarım... Herkes uzaklaşmıştı lâkin sen, olabildiğince yakındın." Adamın sesi biraz pişmanlıkla çıkıyordu, sanki teslim olmuş gibi.
   "Beni dinlemekte oldukça zorluk çektin. Seninle değilmişim gibi davrandın sürekli olarak. Sen beni dışlarken, ben seni benimsemiştim."
   "Evet, haklısın. Geçmişi boşver şimdi. Artık beraberiz, yalnızız."
   "Geçmiş. Hatırlıyor musun ¿ Lamina'yı severken yanıldığını söylemiştim. Doğal olarak karşı çıktın, sonra seni terk etmemi söyledin. Benim sana söylediğim gerçekler karşısında, onun yalanlarını seçmiştin. Süslü sözler insanların hoşuna gidiyor. Büyük bir çoğunluk öldüğünde bir şans verseler eğer, altın tabuta girmek ister. O zaman dah, açgözlüsünüz. Farkında değilsiniz. Hayır, cidden farkında değilsiniz. İnsanları değil, yaşattıkları duyguları seviyorsunuz."
   "Neden bana yardım etmeye çalışıyorsun ?" dedi adam hüzünlü bir sesle.
   "Çünkü, çünkü buna ihtiyacın var ve ben seni seçtim. Seni sen yapan şey benim. Kendine ait herşeyi kaybettiğinde, o gece ben kaldırdım seni. Seni ben ağlatıyorum, ben mutlu ediyorum, ben seviyorum, sürekli ben yanındayım, benimle birlikte gülüyorsun. Ben senim, sen de ben. Yalnızken nasıl mutlu olabileceğini ben öğrettim, hatırlasan ya! İnsanların zayıf noktalarını ben gösterdim, onları neden sevmemen gerektiğini de ben gösterdim, en azından düşünemeyenlerden, aklını kullanamayanlardan ve bunların hepsinin karşılığında sadece tek şey istiyorum; tamamen birlikte olmayı, benim için maskeyi takmalısın."
    Adam kendisine haz veren şehrin manzarasını bırakıp hemen arkasındaki dolaba yöneldi. Çekmeceyi açıp, maskeyi aldı. "Hadi, tak onu." dedi arkasındaki ses. Masaya ilerledi, piposundan çekti ve dumanlar havaya karışırken, "Teslimiyet." dedi ve maskeyi zarif hatlı yüzüne taktı.
    Acı bir his kollarından, ayaklarından vücuduna doğru yayılmaya başladı, dayanamayıp yere düştü ve kıvranmaya başladı. Yanıyordu; tüm damarları, kasları sonra organları. Bu acı dayanılmaz bir hâl aldığında elleriyle maskeyi çıkarmaya koyuldu lâkin maske yüzünde yoktu. Sanki yüzünde eriyip gitmişti. "Aynen öyle oldu." dedi arkadaki ses. "Maske yüzünle birleşti. İşte şu an tam olarak sen ben, ben sen olduk. Kalk hadi, acı geçecek şimdi, dışarıya bak, benim gibi göreceksin."
   Adam ayağa kalktı, acı geçmişti, dışarıya bakmak için cama doğru gitti. Dışarıya bakmadan önce konuştuğu şeyi görmek için odasına baktı, duvarlar simsiyahtı, birşeyler kol gibi yapışmıştı ve tam ortada o şey vardı. Kolların birleştiği yerde. İğrenç diye düşündü adam.
   Cama yöneldi ve aşağı baktı; insanlar yoktu. Odasındaki şeyler, hareket eden iskeletlere bağlanmış bir şekilde yürüyorlardı. Hepsi kapkaraydı. "Orada beyaza ait hiçbir şey yok." dedi odadaki şey.
   "Bir dakika, bir tane var, evet ama oldukça uzakta." diye karşılık verdi adam. Bunun üzerine odadaki şey gülümsedi ve şöyle dedi: "Evet... Oldukça uzakta."

Cuma, Aralık 21, 2012

Yıldızışığı ve Gölgeler / Drow Kızı


    Şimdi Liriel'in kendi soydaşlarının yaşantısına başkaldırıp Menzoberranzan'dan ayrılması çok hoş geliyor. Kitap sadece bu bakımdan bile benim için çok etkileyici. Bunun yanı sıra yeraltında sadece örümcek tanrıçaya taptıklarından dolayı, Yukarıdaki Gece (Yeryüzü)'de başka bir tanrının veya tanrıların var olduğu düşüncesi akıllarının ucundan dahi geçmiyor ta ki Liriel'in yeryüzü hevesi, maceraperestliği o ana kadar yaşadığı herşeyden üstün gelinceye kadar ve bunun ardından Fyodor ile yollarının kesişmesi ve Fyodor'un: "Yani bir böceğe mi tapıyorsunuz ?" diyerek dalga geçmesi, etkileyiciydi. -bu arada taptıkları tanrıça Lolth, kendisi -anladığınız gibi- örümcek- Birkaç sayfa önce Lolth hakkında oldukça etkileyici yazılan cümleler bir insan tarafından anında yerle bir ediliyor. Bu  çok çekici bir olgu. Bize mantıklı gelen şeylerin aslında başkaları tarafından ne kadar da saçma olduğunu gözler önüne seriyor.

    Sonra bir de Gromph etkeni var tabi. O nasıl bir büyücüdür arkadaş ? O nasıl bir asillik ? Liriel'i kendi çocuğu olarak yanına alır, henüz kız beş yaşındayken. Kendi kızı olup olmadığını hatırlamaz tabi. Menzoberranzan'da sadece anneler çocuklarını bilirler netice olarak. Büyük patron Gromph. Menzoberranzan'ın en kuvvetli evinin, ilk matronunun oğlu. Herkes korkar kendisinden. Matron kardeşleri dahi lâkin kimse belli etmez elbette.

    Neyse şimdi Yıldızışığı ve Gölgeler üç seri, ikinci kitaba geçiyorum bugün. Drow Kızı'nın konusu temel olarak şöyle; Liriel'in kendi yaşamından sıkılması, yukarıyı merak etmesi ve bu çalışmaları sırasında yollarının Fyodor ile kesişme ve ikisinin başına gelenleri anlatıyor. Rüzgâryolcusu isminde bir tılsımı bulup, ellerinde tutmaya çalışıyorlar. Herkes kendi çıkarı için istiyor elbette. Liriel'in düşüncesi drow büyüsünü, yeryüzüne taşımak keza drowların büyüleri sadece yeraltında işe yarıyor ve bu Rüzgâryolcusu tılsımı bir büyüyü istediği gibi taşıyabiliyor. Aslında tılsım Fyodor'un. O da kendisi için istiyor, halkı için. Sonra Menzoberranzan matronları, tüccarı falan var işin içinde. Fantastik öğeler bir süre sonra boka sarıyor harbi harbi, sıkıyor bildiğin ama okutuyor kendisini kitap. Tavsiye ederim. Şimdi ikincisine başlayacağım, (Tangled Webs)Karmakarışık Ağlar ismi. Haydi kalın sağlıcakla. 


Çarşamba, Aralık 19, 2012

Realty

"Gerçek çoğu zaman yalan kadar ilginç değildir," diye mırıldandı Matteo. Kiva gülümsedi."Bence de öyle. Gerçeğin aksine, yalanın bir mantığı olmalıdır. Yalan akla yatkın olmalı ve detayları düşünülmüş olmalıdır."

Cuma, Aralık 14, 2012

Kişi/ler

   Dün Mengüverdi'ye teşekkür etmem gerekiyordu esasen ama etmedim. Yoğun bir ilgi gösterdi Faesla'ya; tarihlerin geçişleri hakkında sorular sordu, kimin kim olduğunu ve ne işe yaradıklarını merak etti, haritaya ve diğer çizimlere göz gezdirdi, belki birçok şeyi bir anda anlattım ama güzeldi ya. Hafta içi bir ara minettarlığımı dile getirmem gerekiyor. İlgi gösteren ve sorular soran ilk kişi değil elbette lâkin bu kadar derinlemesine ilgilenen ilk kişi. Henüz benim de cevaplarını bilmediğim şeyleri sordu mesela. Dillere dahi ilgi gösterdi. Rahnar ağacı hakkındaki sorularını doğru düzgün yanıtlayamadım. Çünkü onun üzerinde gitmemiştim hiç, Antalya'da, bir ders arasında aklıma gelen bir düşünceden ibaretti. Eksik olduğumu hissettim. Öyle zaten de dışarıdan gelen bir etkiyle hissedince kötü oluyormuş.

Bu arada, cidden teşekkür ederim ilginden dolayı.

Çarşamba, Aralık 12, 2012

Mushroom

Altı üstü bir üniversitemin yurduna girmeye çalışıyorum lâkin Dallas gibi maşallah. Dışarıda donup kalınca alacaklar herhalde. Acilen yurtta barınabilecek öğrenci sayını arttırmalısın Hacettepe!

Pazar, Aralık 09, 2012

Manzaradaki Yansımalar


   Adam, her zaman yaptığı gibi, bulunduğu yerden uzaklaşmak için kulaklığını taktı ve karşısındaki garip şeyi umursamadan, düşünmeye başladı. Büyük ihtimalle az sonra uykuya dalacaktı.
   Burası çok kalabalık olan, uzun ve aynı zamanda geniş bir balkondu. Kalabalık açık havayı dahi sigara kokutmayı başarmıştı. Bu kalabalığın içerisinde tanıdığı hiçkimsenin olmadığını fark etti ve bunu dünya ile kıyasladı. Bir an bu düşüncenin garip ve alışılmadık şekilde saçma geldiğini fark etti lâkin kendisini durduramıyordu. Yine sürekli olduğu gibi umursamazca devam etti, kendisini durdurmak istemedi. Bu insanların her gün değişen fikirlere sahip olduklarını düşledi ve düşlediği bu fikirler doğru veya yanlıştı. Bu doğrular ve yanlışlar göreceli bir kavram, insandan insana değişiyordu. Özgür iradeye sahip olmamıza rağmen niçin büyük bir çoğunluk olarak yanlışa daha çok meyilliydik ? Neden kendimize dünyaya gerçekten güzel şeyler bırakmış insanları örnek almıyorduk ? Güzellik de göreceliydi evet, lâkin bir değerin gerçekliğinden bahsederken onun göreceliliği ortadan kalkıyordu aslında ama biz, insanoğlu bunun da farkında değildik. Kendi fikirlerimiz diye daima başkalarının fikirlerini savunduk, savunuyoruz da zaten, kendimizden uzaklaşıyorduk, kendimizden uzaklaşırken başkalarına yaklaşıyorduk. Onlarlaşıyorduk. Bunca farklı fikir gelecekte bir yerde kesişmeliydi birbiriyle. Eğer böyle olmasaydı, her farklı bir fikir için farklı bir evren yaratılmalıydı.



   Balkonda insanlar birbirlerine bakıyorlardı sürekli, aslında kendilerine bakıyorlardı. Fikirlere kadar inerek benzeşmişlerdi çünkü, sürekli aynı şekilde dönen, biçim değiştirmeyen bir küre gibi. Yörüngeleri içerisinde dönüyorlardı. Kendimiz olmayı nasıl başarabilirdik ? Sarmalın dışına çıkmaları gerekiyor ama becerdiklerini söyleyemiyorum. Döngünün kenarlarına çarpabilenler oluyordu lâkin kıramıyorlar, evet, kıramıyorlar. Kendilerine ne gerektiğini dahi bilmiyorlar! Nasıl mutlu olabileceklerini bilmiyorlar! Kimisi kenardan aşağı bakıyordu, insanları izliyoruz. Bunca benzerliğin içerisinde onlarda kendilerini görüp, değişmeye çalışmaktansa; kıyafetlerini değerlendiriyorlar, saç şeklinin ona gidip gitmediğine kafa yoruyorlar. Gölgeleri izlyorlardı aslında, kendi gölgelerini, hatta belki kendileri baktıkları kişilerin gölgeleriydi. Onlar... Onlar manzaradaki yansımaların yanılsamalarıydı. Yanılmış yansımalar... Büyük bir kalabalık az sonra düşecekleri uçurumun kenarından cehennemi izliyordu. Tıpkı şu an, balkondakilerin duvarın kenarından aşağıyı izlediği gibi. Burada değişen tek şey ise manzaraydı. Bütün bu belirsizliklerin içerisinde ise, kesin ve net olan tek şey ölümün kendisiydi. Köreliyoruz, köreltiliyoruz. Neden bu düzensizliği seçmişlerdi ? Neden kendilerine gerçekten iyi olan insanları örnek almıyorlar ? Tam bir irade hakimi değiliz elbette ama bu yolda ilerlemeliyiz. Anlayamıyorum, bir yerde kafam almıyor artık. Eksikleri tamamlamak zaman alıyor.



   Geçmiş olağanüstü derecede çekici gelirken, en kötü anısıyla dahi, bunun tersine geleceğin karanlık olması korkutucu bir his. İyilik ve kötülükten bahsederken, aynı zamanda görecelilikten bahsedebilir miyiz ? Hayır; aksine, iyilik ve kötülük, ölüm kadar kesin olan diğer değerlerdir. Buna göreceli demekle kişi ancak kensini kandırır. Yanlış manzaraların, yanlış yansımaları oluyoruz, olacağız ve hep olduk.

   Adam ansızın irkilerek uyandı. Bu sersemlikle uykuya dalmadan önce karşısında duran şeye baktı, hâlâ oradaydı. Hafifçe gülümsedi ve elinden tutup kaldırdı. Bu şeyin belirli bir şekli yoktu. Sürekli şekil değiştiren karanlık bir gölgeden ibaretti.

"Beni nereye götürüyorsun ?" diye sordu adam.
"Mutlu olabileceğin bir yere." Karanlık şey bu cevabı verirken sesi tıslama şeklindeydi.

   Çok uzun sayılmayacak bir vakit sonra durdular. Bir salondaydılar. Üstelik burası oldukça geniş ve uzun bir salondu. Uzun kolonlarla desteklenmişti. Kolonların üzerine adamın bilmediği bir dilde harfler ve bazı garip şekiller işlenmişti. Sağına baktı; devasa kaya bir zemin, kenarlarından kalın zincirlerle duvarlara tutturulmuş bir şekilde havada süzülüyordu. Aşağısı ise maviden derine gittikçe karanlığa gömülüyordu. Oraya baktığı sırada zihninde tüylerini ürperten bir çığlık duydu.



   Soluna baktı; sağlı soğlu ilerleyen bir düzlük vardı, sanki köprü gibiydi. Kenarları boşluğa bakıyordu çünkü, tıpkı sağındaki zincirlere tutturulmuş devasa kaya zemin gibi. Bu köprü biraz ilerledikten sonra ince ve yüksek bir sütunla son buluyordu. Adam sütunun önüne biraz daha dikkatle baktığında; bir kapı olduğunu fark etti, kapının önünde bekleyen başka insanlar vardı ve kapının üzerinde ise dışarıya çıkık bir baş. Bu baş insan başı gibi değildi, aksine biçimsizce şekillenmiş kehribar tonlarında taştan oluşmuştu, ayrıca üzerinde durduğu sütunu yukarılara kadar sarıp sarmalayan, sürekli hareket eden kuyruk benzeri şeylere sahipti. Altındaki insanlarla konuşuyor onları kapıdan içeri alıyordu. Arkasına baktı; bir süre boyunca hiçbir şey göremedi. Sonra soluk soluk, sarının koyu tonlarında ışıklar belirmeye başladı. Arttılar ve arttılar lâkin yine hiçbir şey yoktu.



  Son olarak önüne baktı; turunculara bürünmüş bir kadın vardı. Arkasında taşıdığı pelerini o kadar uzundu ki, bulundukları yerin tavanından sonsuzluğa uzanıyordu. Pelerininde sürekli beliren ve solan tanımadığı yüzler vardı. Devamlı değişiyorlardı. Kadın ellerini adama doğru uzattı, "Bundan sonra gideceğin yolu doğru seçmelisin. Diğer yolların hepsi kapalı, geriye dönüş yok veya ileriye gidiş. Hiçlikte yaşam yoktur. Rüyandaki manzarada gördüğün insanların yansımaları burada yaşarlar. Bu yansımalar gerçekliğe dokunabilir ve onu hissedebilirler lâkin bu yansımaların efendileri sahteliğin içerisinde o kadar derinde kaybolmuşlar ki neler yaptıklarının farkında değiller." dedi hüzünlü bir sesle. Gözleri adamı yarıp geçiyordu sanki, derinlere bakıyordu. Adam şaşkındı biraz, "Yani ben de bir yansıma mıyım ?" diye sordu.

"Kendini nasıl hissediyorsan, öylesindir. Hadi şimdi yolunu seç."

   Adam kendi etrafında iki kez döndü, uzun uzun bu dört bölgeye baktı. En sonunda sarının koyu tonlarının hâkim olduğu yere gitmek istediğine kara verdi. Birkaç adım attıktan sonra arkasına baktığında geride kalan bölgelerin yavaş yavaş silindiğine tanıklık etti. Hayâl gibiydiler artık, soluk ardından belli belirsiz. Uzaklaştıkça yok oldular.

Çarşamba, Aralık 05, 2012

Faesla

Kendime sorduğum önemli sorulardan birisi Faesla'nın şu an nerede olduğu aslında. Faesla şu an nerede ? Yedi-sekiz yıldır olduğu gibi başlangıçta. Gerek unutkanlık, gerek umursamazlık ki en büyük pay buna ait, gerekse takılıp kalma durumları zirveyi paylaşıyorlar lâkin artık üniversite zamanları başladığın için belirli yolları kat etmek gerekiyor. Kendime bunu anlatıyorum ama uyarlayamıyorum bir türlü, parça parça oluyor hepsi. Galiba doğru olan bunları doğru sırayla birleştirmek. Doğru zamanlama, doğru parçalar istediğim yere ulaşmamı büyük ihtimalle garantileyecekler. Tabi istikrarı unutmamak gerekiyor burada.

Gruplaşma

Ağzına sıçayım bu gruplaşmanın. Yerinde olması gerekiyor ama neredeeeeee.

Salı, Ekim 02, 2012

Joke

The Comedian saw the true face of the 20th century and chose to become a reflection, a parody of it. No one else saw the joke, that's why he was lonely. Heard a joke once: Man goes to doctor. Says he's depressed. Says life seems harsh and cruel. Says he feels all alone in a threatening world where what lies ahead is vague and uncertain. Doctor says "Treatment is simple. Great clown Pagliacci is in town tonight. Go and see him. That should pick you up." Man bursts into tears. Says "But, doctor...I am Pagliacci." Good joke. Everybody laugh. Roll on snare drum. Curtains. Fade to black.

Çarşamba, Eylül 26, 2012

Cuma, Eylül 07, 2012

Sahte Sevgi

    Yeşil Yol'un insanları duygulandıran oyuncusu M.C. Duncan geçen günlerde vefat etmiş. Allah rahmet eylesin tabi ama bu -çok çok çok mukadder olan- durumu putlaştırmanın, abartmanın ne manâsı var ? Ölmeden önce adını bir saniye dahi aylarca anmamış insanların facebook, twitter gibi sadece adı sosyal olan ağlarda, durumlarını bu adamın sözleri ile doldurmasını nasıl açıklayabiliriz ? Yok efendim ışığı söndür/dürme, aman patron insanların birbirilerine kötü davranmasından nefret ediyorum falan fistan. Bu insanların hayatlarında yaptıkları bir bok yok demek istiyorum aslında. Bu insanlar nereden geldiklerini sadece gerektiği zaman anımsarlar, geleceğe ışık tutmuş şahsiyetlerin isimlerini ancak ölümlerinde, doğumlarında vesaire zamanlarda zikrederler.

     Ya şöyle, bir yerden baktığım vakit bu insanların çevremde olmasına gerek yok diyorum ama diğer taraftan elbet bir gün bir konuda muvaffak olabilirler diyorum. Hani, bunun gibi bir kımıldamayı yapan insanların hep aynı zihniyete sahip olduklarını fark ettim. Özgür iradeleri ile seçtikleri yol farklı oluyor elbette lâkin bunların varacakları sonuç aynı. Bir boşluk mevcut. Bilmiyorum bu insanlar şunları izleyip gerçekten idrak etme çabasına girmişler midir ? http://www.youtube.com/watch?v=sTQh8cEh7dU

     Bre benim gerizekâlı arkadaşım, Duncan sana yakın gelecekte seni nelerin beklediğinden bahsetmiyordu! Duncan sana yaklaşan tehlikelere karşı nasıl korunabileceğinden bahsetmiyordu, o kendisine biçilen rollerle birlikte çatır çatır parasını yiyordu.

     Aklınızı bu şekilde oyalamayın lütfen. :/ Öncelikle geçmişimizi çok iyi bilmeliyiz ki, bizim dönemimiz başladığı vakit doğru kararları verebilelim. Hadi kalın sağlıcakla.

Perşembe, Ağustos 16, 2012

Baba-Kız


''Sibel Can kızı Melisa'nın babası Hakan Ural ile dudak dudağa öpüşürken çektiği fotoğrafın büyük yankı uyandırmasına ise tepki gösterdi. Melisa'nın yapılan yorumlardan sonra ağlayıp Türkiye'yi terk etme kararı aldığını anlatan Sibel Can, "Melisa çok üzgün. Ben de Melisa gibi büyüdüm. Annemin babamın kucağından inmezdim. İnanılmaz şımarık büyüdüm. Çok doğal bir resim bence. Orada çok güzel sevgi var. Melisa babasını çok sever. Konuştukça çocuğum üzülüyor. Aslında konuşmaya bile değmez. Saçma sapan fikirler, zihniyetler iğrenç yorumlar yapıyorlar. O bir genç kız. 'Aşık olduğum ülkemden bir an önce gitmek istiyorum' diyerek ağladı" şeklinde konuştu.''

Kaynak: http://magazin.milliyet.com.tr/melisa-ulkeyi-terketmeyi-dusunuyor/magazin/magazindetay/16.08.2012/1581847/default.htm

Aşağıdaki yorumların bir kısmı: ''bizim ülke böyle şeylere hazır değil'', ''abartmayın'', ''kimse kimsenin hayatına karışamaz'' falan diyor. Hazırmışız aslında bu yorumlara bakınca. Şarkıları sevilen, dinlenilen insanlara da dikkat etmek şart işte. Melisa'nın, Twitter profilini biraz gezdiğinizde zaten durumun ne kadar vahim olduğu ortada. Ulan insan aşık olduğu ülkesinin kültürünü bilmez mi ya ? Akıl var, mantık var. Gitme anasını satayım, gitme MELİSA GİTMEEEEEEEEEE! -Aman dikkat abi, aman dikkat.- Ensesti de dayamaya başladılar. Maşallah yurdum insanına.

Çarşamba, Ağustos 15, 2012

Farkında-sız-lık

    Ya bu farkındalık olayını millet nasıl yorumluyor biliyor musunuz ? Olay şu şimdi; birkaç şey öğrenir ve ondan sonra der ki: ''EEE ABİ ? ŞİMDİ NE OLACAK ? KARNIM MI DOYDU ? DÜNYAYI MI KURTARACAĞIM BU BİLGİLERDEN SONRA ? NE İŞİME YARAYACAK YANİ ? BIRAKIN BU İŞLERİ YA, KENDİ YOLUNUZA BAKIN.'' Sevdiğim bir söz var; her koyun kendi bacağından asılacak, evet kesinlikle öyle lâkin şu bakış açısını yakalamak gerekiyor, her koyun kendisine ve başkalarına, yani bir nevi çevresine yaptıklarından dolayı (en büyük buydu anasını satayım ya) kendi bacağından asılacak. Birbirimize bu şekilde bağlıyız yani, şimdi anlıyor musunuz ? Kendi bacağından asılacak sözü; tek başıma yer, içer, s....rım, kimseye el-ayak olmam değil yani. Öküz olmayın, robot olmayın, duyarsız olmayın.

    Mücadele abi konu, mücadele işte. Daha önceki yazılarımda dedim ya hep, akıl akıl akıl akıl akıl akıl akıl akıl akıl akıl akıl akıl akıl akıl akıl akıl akıl akıl akıl akıl akıl akıl akıl akıl akıl akıl akıl akıl akıl akıl akıl akıl akıl akıl akıl akıl akıl akıl akıl akıl akıl akıl akıl akıl akıl akıl akıl akıl akıl akıl akıl akıl akıl akıl akıl akıl akıl akıl akıl akıl akıl akıl akıl akıl akıl akıl akıl akıl akıl akıl akıl akıl akıl akıl akıl akıl akıl akıl akıl akıl akıl akıl akıl akıl akıl akıl akıl akıl akıl akıl akıl akıl akıl akıl akıl akıl akıl akıl akıl akıl akıl akıl akıl akıl akıl akıl akıl akıl akıl akıl akıl akıl akıl akıl akıl akıl akıl akıl akıl akıl akıl akıl akıl akıl akıl akıl akıl akıl akıl akıl akıl akıl akıl akıl akıl akıl akıl akıl akıl akıl akıl akıl akıl akıl akıl akıl akıl akıl akıl akıl akıl akıl akıl akıl akıl akıl akıl akıl akıl akıl akıl akıl akıl akıl akıl akıl akıl akıl akıl akıl akıl akıl akıl akıl akıl akıl akıl akıl akıl akıl akıl akıl akıl akıl akıl akıl akıl akıl akıl akıl akıl akıl akıl akıl akıl akıl diye. Milyon defa demişim anasını satayım işte. Daha da derim hatta.

Şimdi düşünüyorum da, belki mesele idraktır ha ?

Robotic Revolution

I, Robot. İzleyin.

Sonny'nin devrim hareketi!

Pazartesi, Ağustos 13, 2012

CERN ve Şiva mı ?

Bu arada Fransa ve İsviçre sınırında CERN'in araştırma kampüsünde şu Hint tanrısı olan Şiva'nın ne işi var acaba ? Şu yüzyılda hiç çok tanrılı dinlere karşı savaş olduğuna şahit oldunuz mu ? Çok garip değil mi yahu ? :D Bugüne kadar kimsenin kalkıp Şiva'ya karşı savaş başlatıp katliam yaptığına şahit olmadım. Şiva'yı araştırın biraz. Orada sağ elinde ateş var. Tam bilmiyorum iki türlü dansı mı ne varmış galiba. Varoluş ve Yokoluş. Buradakinin hangisi olduğunu siz tahmin edin artık. Nedense içerisinde dans ettiği çember de Büyük Hadron Çarpıştırıcısı'nı andırıyor. Tesadüfe bak anasını satayım ya. :))))::)::::)))99999999


Logoya bak logoyo:

Hatta hazır Nibiru'da güneş sisteminin dışında lâkin bu yılın sonlarına doğru içeride olacak bir gezegen olarak görünmeye başlamışken, bizim 2012 olimpiyatları, futbol vesaire gibi konularla-eh doğal olarak- meşgul olmamız ne kadar garip yahu ? Halâ komplo teorisi mi diyorsunuz ? Bence en iyisi teori kısmından artık kurtulmanız. Çünkü bunların hepsi birer komplo.

Ekleme: Bu şerefsiz Hintli budistlerin bir kısmının, ölen yakınlarını akbabalara yem ettiklerini biliyor muydunuz ? Google'dan aratın bakın.

Kültürel Yozlaşma

   Bu yozlaşmanın en büyük yatırımcısı turizmdir. İşin garip yanı, nedense bu kültürlerden çok büyük bir çoğunlukla etkilenen bizim Türkler veya müslümanlar oluyor. Her türlü Batı'ya özendirme çabaları mükemmel başarıyla ilerliyor. Bakın Antalya'da gördüğüm ve duyduğum şeyler hiç hoş değil. Geçen gün hikâyem üzerinde uğraşırken karşı masada bir konuşma geçiyor. İki kız var, 16-17 yaşlarında, birisi diyor ki: ''Açık giyinmeyi seviyorum.'' Üzerinde askılı bir tişört var, ayağa kalkıyor bir süre sonra. Şort giymiş ama mini şort. Abartı bir şekilde mini üstelik. Öyle ki, şortun cepleri dışarıdan görünüyor, kesim yerimden aşağıya çıkmış bir şekilde. Bildiğin elimizi cebimize attığımız zaman, içerideki bölüm var ya, ne deniyorsa artık oraya, işte orası dışarıdan görünüyor yahu! Abi bakın anlıyorum, yetişme tarzı farklıdır, farklı ortamlarda farklı arkadaşlar edinmiştir ama 16-17 yaşlarındaki insanlar kendi düşüncelerini doğru bir şekilde seçebilir. Erkeklere falan baktığımda düşünüyorum, o yaşlarda ben öyle değildim yahu. Konuştuğunuz zaman size bir sürü bahane sunarlar. Vıdı vıdı vıdı vıdı vıdı vıdı vıdı. Şöyle kötü yetiştim, şöyle kaza geçirdim, şöyle hastalandım falan fistan, ulan hepsine tamam yahu ama senin aklın var. Akıl bu ya, akıl. Seni ayıran en büyük özellik, özgür irade. Bu kadar oyuna da gelinmez be abi. Ha ben çok mu doğruyum ? Hayır, zilyon tane yanlışım var meselâ, fark burada başlıyor işte; bunların farkına varıp değişime girmek, değişimden geçmek. Duyarlılığı arttırmak, artık tepki vermek. Akıl gibi büyük mucizenin farkında değiliz halâ.

   Kültürel yozlaşma; kendini, geçmişini, atalarını, değerlerini, geleneklerini, nereden geldiğini, göreneklerini unuttuğun sürece savunulmaması gerekilen bir değerdir. Sosyoloji tehlikeli bir bilim dalı meselâ. Eski bir basım kitabını okuyorum(Sosyoloji), genel başlıklardan kokuyor fitilin ateşi; Türkiye'de nüfus kontrolü, nüfus azaltımı, kültür etkileşimi ya da tarım alanlarının düzeni, ekonomik gelir düzeylerini düzenleme gibi gibi gibi gibi. Halâ bağıralım özgürlük özgürlük diye. Bütün bu yapılan eylemler, grevler, işte bilimum baş kaldırmaların hiçbir anlamı yok.

   Sistem diye isimlendirilen bir olay var. Uyacaksın. Uymazsan eğer; akraba, aile, dost, arkadaş yani toplarsak çevren senden vazgeçer be abi. Vazgeçerler. Eh, ama daima bir umut vardır değil mi ? Evet vardır. O umudu biz kendimiz yapacağız işte.

   Özenmeyin abi batıya. Kendi kültürünü ne kadar biliyorsunda özeniyorsun ki ? Bu değişen insanların bildikleri müslümanlık, islam, Türk anlayışı medyanın dayatmasından öteye gitmez! Kendisine sormaz hiç, ulan bu TV'de gösterilen olaylardaki müslümanların -ki bunlar erkekler oluyor- yüzü neden hep peçeli anasını satayım ? Veya işte peçe gibi bir şeylerle örtülü ? Erkek ulan bunlar, neden örtülü olur ki ? Neden hep teröristmiş gibi gösterilir ? Neden bu insanlar Allah'ın dininde bahsettiği gibi değiller ? Sormaz bu insan kendisine bunları, çok bilmiştir, dediğim gibi karşınıza geçer ve vıdı vıdı vıdı vıdı vıdı vıdı vıdı vıdı vıdı vıdı vıdı vıdı vıdı vıdı vıdı vıdı vıdı konuşur. Cumartesi günüydü galiba Enes'le-dershaneden arkadaşım- dışarıdayız, abi gel seni bir yere götüreceğim dedi. Sırf ortamı görmeni istiyorum diye. O anda tahmin ettim tabi bar gibi bir düşüncesi olduğunu. Kaleiçi'nde Tudors ve The Bar diye iki yere gittik, on-on beş dakika falan kalıp izliyoruz sadece. Yine diyorum, oradakilerin yarım gram aklı varsa benim hayatım yalan. Genelinin üniversite öğrencisi olduğu her yaştan insan var. Abi onların da annesi-babası falan var yahu. Ne kadar garip değil mi ? İçeri bir giriyorsunuz her yer duman zaten, sahne denilen çöplükte bir şeyler zırvalayan beyinsizler, koyunlar tarafından çevrelenmişler ve bu düzene eğlence sektörü deniliyor. İşte orada lanet ediyorsunuz, bu yaşam tarzına lanet ediyorsunuz. Oraya giripte halâ akıllı olduğunu söyleyen, elit olduğunu söyleyen, bu insanlara lanet ediyorsunuz işte. Abi yok, böyle bir eğlence şekli olamaz yani. Tudors'ta duvarda şey yazıyor: Show your tits. Aptal aptal surat ifadeleri ve hareketlere dans ediyoruz etiketi koyarak kendisini özel gösterenler bunlar. Bunlar varya bunlar, bu şerefsiz ve soysuzlar, işte bunlar yüzünden batıyoruz. Muazzam bir kalabalık. Akıl, akıl var. Lütfen yahu, lütfen bu mucizeyi doğru kullanalım.

Cumartesi, Ağustos 11, 2012

Eski-ler

Yedi boğumlu(katlı) bir bitki Limfye, taslak çizimi.

Nassin Nen mantarı ile ilgili bilgiler


Vargos Altınları

Vargos Altınları-2

Faesla

Mevcut haritanın batısı

Mevcut haritanın doğusu

Mevcut haritanın güneybatısı

Mevcut haritanın güneydoğusu

Mevcut harita





Cuma, Ağustos 03, 2012

Astropath

   Yuh lan, Oleg Belousov a.k.a Astronaut Ape ile tanıştık. İyi adammış. :D Eylülde çıkartacağı albüm üzerine falan tartıştık. Your Personal Sun olacakmış ismi, hatta albümden bir şarkı gönderdi: Astropath. Aes Dana, Carbon Based Lifeforms, Asura, Solar Fields bilimum Ultimae Records ekibinden ilham alarak Rusya'da kendi çevresiyle birlikte Microcosmos Records'u kurmuşlar. Hatta partilerde falan Ultimae ile karışık. İyi yani. Sonra düşündüm Türkiye'de niçin bir tane yok ? Neden yani ? Askeri okulda gizlice bilgisayar odasına gidip müzik yaparmış. Bildiğin gönül verme olayı var ya, o işte. Uğraşacaksın diyor, sürekli deneme yapacaksın, kopya yapacaksın ki kendi tınılarını bul diyor.

Astronaut Ape - Astropath

Astropath
(Nette yok ha, kıymetini bilin. :D)

Cuma, Temmuz 27, 2012

Tercihler

Yahu bu tercih dönemi, sonuçları beklemekten daha sıkıntılıymış. Rehber öğretmen gibi hissediyorum kendimi. :D Şöyle bir sıralama yaptım:


Perşembe, Temmuz 12, 2012

Olimpos-Çıralı

Rezerve edilmiştir, ölüp düşmezsek düzenlenecek.


---------------------------------
   Olimpos'un isminden başka bir boku yok.-afedersiniz- Kalabalık olmamız çok iyi oldu, istediğim gibi diyebilirim-yedi kişiydik-. Böyle ortamlarda tartışmalar kaçınılmaz elbette. Diyeceğim şu ki, bir insan kesinlikle umutsuz ve yaptığı işte inançsız olmamalı. Olimpos kesinlikle lanet ve iğrenç bir mekân. Birçok uçkuruna düşkün beyinsizin toplanıp, vakit öldürdüğü pis bir yer. Mordor gibi; orada soluduğunuz hava, bastığınız toprak pistir, sizi dibe çeker. Kesinlikle sezon açılmadan görülmesi gerekilen bir yer. İlkbaharda geçirdiğim iki günü, geçirdiğim bir haftasonuna yeğlerim.

Otostopun bizi çekmesi durumu;
Bu durumla Olimpos'tan ayrılırken karşılaştık. Mert, Ayberk ve ben. Henüz otostop için plânladığım yere varmamıştık ki yol üzerinde kırmızı bir Mazda bilmem ne durdu ve gençler gelin bırakalım yukarı kadar falan dediler sanırım. Bir karı-koca. Adrasan'dan geliyorlarmış, yer-yurt bilmeyince kafalarına göre takılmışlar hep. Sağolsunlar taaaa Çıralı sahiline kadar bıraktılar. Çıralı'ya sırf mükemmel gecesini göstermek için getirmiştim Ayberk'i ve Mert'i. Umarım sevmişlerdir. Dört tane yıldız kaydırdık tabi. Şezlonga uzanıp hafif ateş ışığıyla birlikte gökyüzünü izlemek o kadar güzel ki... Yani orada geçen bir dakikayı birçok şeye tercih edeceğinize adım gibi eminim.-tabi halâ bunlardan tat alabiliyorsanız-

    Ne anlatacağımı bilmiyorum açıkçası. Fotoğrafları koyayım;

Güneşin doğmasıyla doğan caretta carettalar












Çarşamba, Temmuz 11, 2012

Seyyahbendar

Seyyahbendar der ki: ''Bütün dünya emrimde olsa dahi, yetmez!'' Sözünün ardındaki sırrı keşfetmişti Seyyahbendar; insanların bitip tükenmez kibre ve hırsa sahip olduklarını biliyordu. Asla yetinmeyeceklerini, her zaman daha fazla diyeceklerini biliyordu ama dünyada bunların aksine davranan tek bir kişi varsa, onu bulmaya yemin etmişti ve bulacaktı da.

---------------------------------------------------------------------------------
   Seyyahbendar, Faesla'nın kuzeyinde hüküm süren bir kraldı. O kral ki; yaşayabileceği her şeyi yaşamış, tadabileceği her şeyi tatmış, duyabileceği her sesi duymuş, bütün hastalıkları yaşamış ve bunların hepsinin ardından sıkılarak yeni bir şeyler arama çabasına girişmişitir. Yıllar boyunca krallığına kendisine farklı şeyler sunabilecek insanları kabul etmiş, eğer yeni bir şeyler yaşayamıyorsa bunların kafalarını vurdurmuştur. Bu şekilde yüzlerce, binlerce insanın hayatı sona ermiş, ta ki yürümekte ve konuşmakta zorluk çeken bir bunağın gelip: ''Faesla'yı fethetmelisiniz.'' demesine kadar. 

Cumartesi, Temmuz 07, 2012

Adrasan

Rezerve edilmiştir, ölüp düşmezsek düzenlenecek.
----------------------------------------------------------------------------


   Bu 3. Hafta / Adarasan gezisi varya, en iyisiydi, kesinlikle en iyisiydi. Bunda yolculuğumuzda tanıştığımız insanların etkisi çok fazla. Uğur Abi ve bir önceki hafta Çıralı gezimizde dolmuşta yine beraber gittiğimiz Kerem. Dünya küçük abi, küçük valla. :D

  Yine mesai saatlerinin ardından Otogar kombinasyonu ile buluştuk-tabi o arada ben giderken otobüste Enes'le karşılaşıyorum, nereye gidiyorsun, nerede kamp kuruyorsunuz falan derken o da bu dinlenme haftasında düzenleyeceğimiz Olimpos gezisine gelmek istedi. Bu sefer çadır falan yok, ağaç evleriyle ünlü ya orası, orada kalacağız.- Bir önceki paragrafta dediğim gibi, dünya küçük yani. :D Ali, Kerem'i gördü-o dakikalarda ismini bilmiyoruz, sadece geçen haftaki çocuk değil mi abi bu diye konuştuk- ve gidelim tanışalım abi dedi. Zaten o da istekliymiş, hemen birbirimizi çektik.Muhabbeti kurduk. Onur'u bekliyoruz ve o da Side'den gelecekti, son anda. Ali ikna etmiş.

   Onur da geldi işte, atladık dolmuşa, yaklaşık bir saat kırk beş dakika olması gerekiyordu ama iki saati aşan bir süre içerisinde vardık. Oyalana oyalana, hep o Ahmet yüzünden. Aman efendim neymiş, Migros'un orada bir bayan binecekmiş, ne oldu sonra ? O bayan binmediiii! Yani boşuna bekledik. Tabi bunlara göz yumuyoruz, peki ya niçin ? İşte şu beyazlı adam sayesinde: 

Tanıştırayım: Uğur Abi
   Bu adam ki; nasıl gideceğimizi bilmediğimizi bildiği için indiğimiz vakit beş-on dakika aralıklarla arayarak yolu buldunuz mu Ersin ? Araç bulabildiniz mi ? Nasıl iniyorsunuz ? Gibi sorularla sürekli destek oldu. Bu adam ki; dolmuşun içerisinde -elbette + olarak anlatmıyorum, sadece muhabbeti ve yardımseverliği- Onur'a rakı açtı, tavuklarını çıkartıp, şimdi sizin yiyecek bir şeyiniz de yoktur, isterseniz vereyim dedi.

  Vallahi Uğur Abi, Gezginler olarak seni kutluyoruz, yardımlarından dolayı minnet duyuyoruz. Çok çok teşekkürler. Bir de Ahmet muhabbetin vardı ki süper. Şöyle demişti: ''Birçok insanın istediği hayat tarzına sahipsiniz, takdir ediyorum ve bunun değerini bilin.'' O anda bu sözün değerinin farkında olamıyor insan, dolmuştan inip toplu halde konuşma, günün değerlendirmesini yaptığımız vakit anlıyoruz. 

   Adrasan'a geldiğimiz zaman tıpkı Çıralı'da olduğu gibi anayolda iniyoruz, yine aynı şekilde yolu bilmiyoruz tabi. Orada polislere falan soruyoruz aşağı bırakırlar mı diye ama ticari olsaydı bırakırdık gibi şeyler söylediler. Sonrasında başladık yürümeye. Domuz, yılan, akrep korkusu mu dersiniz, sağdan soldan gelen ayak sesleri mi dersiniz, yol kenarında kurulmuş ufak bir marketin kimsesiz olması mı dersiniz, mezarlıktan geçmemiz mi dersiniz, işte hepsi aksiyonu tavan yaptırdı. Üç buçuk kilometre boyunca aşağı yürüdük. Gecenin bir vakti olunca kimse durmuyordu zaten. Yine eninde sonunda duran olacağı için yürüdük babam yürüdük ta ki arka koltukları yağ kutuları ve kabaklarla dolu bir otomobil duruncaya kadar. Üç kişi iki büklüm bindik arabaya, öğreniyoruz ki, indiğimiz yerden aşağı sahile yol on iki kilometreymiş. Sağolsunlar sahilin orada bir markette bıraktılar. Anaaa, şeyi yazmayı unuttum; çadırı unuttuk ya. Minibüste çadırı unuttuk! Zaten aramızda daha önce kimse gitmedi oraya, nerede konaklayacağımızı bilmiyoruz, iyice boka sardı yani. Aşağı yürürken Kerem aramıştı daha minibüste geçirdiğimi iki saatlik muhabbetimiz var, çocuk ne dese beğenirsiniz ? ''Abi ben size çadırı getiririm.'' Aynen böyle söyledi ve gece biz sahilde nerede kalabileceğimizi İsveçli turistlerden öğrendikten sonra-ki çadırımızı unuttuğumuzu söyleyince güzelce bir güldüler, eh haklı olarak tabi, insan evini unutur mu ? Unutuyor işte.- çadırı getirdi. Bildiğin çocuk çadırı getirdi yahu! Bu yüzden diyorum işte, sürekli bir şeylere şikayet etmemek gerekiyor diye. Çözüm değil çünkü, onun yerine daha fazla insanla tanışıp anlaşmak gerekiyor. Bu sefer gökyüzü Çıralı gibi değildi, çadırı beklerken ki süre zarfı boyunca onu izlemiştim. Fotoğraflara geçeyim:























Arkadaki dağın zirvesine tırmanmayı denemiştim, öyle ki zirveye yaklaşık on metre kalınca bulunduğum bölgeden teçhizatsız tırmanmak imkansız bir hale geldi, bıraktım bende.










Zirve yollarında dinlenme molası.

Kartpostal gibi olmuş bu.













Adrasan Kalesi kalıntıları.


Her yerde bir dost buluyoruz. Bu market sahibi abi de köy yemeği teklif etmişti.


Bu ufaklık Efe. Şirin.


Kemer'de mola vermiştik.


Bu sefer Onur'un iş arkadaşları geldi Adrasan'a, onlarla birlikte döndük. Otostop macerası falan yok yani! Hadi iyi günler Gezginler!